İngiliz Muhipler Derneği Kurucusu Sait Molla, Peyam-ı Sabah Başyazarı Ali Kemal, Sadrazam Damat Ferit…
Ali Kemal’lerin, Damat Ferit’lerin, Sait Molla’ların hikâyeleri bugüne de ışık tutuyor. Egemenliğin millete ait olduğu ilkesini korumak ve onu zedelemek isteyen odaklara karşı uyanık olmak, mücadele etmek dün olduğu gibi bugün de hayati bir önem taşıyor. Tarih tekerrür etmesin diye, emperyalizmin ve sarayın içerideki destekçilerini ve onların yöntemlerini iyi tanımak gerekiyor.
Son tahlilde, halk egemenliği ile saray/işbirlikçi çizgi arasındaki mücadele sadece geçmişin bir hikâyesi değil, her devir için geçerli bir sınavdır. Bu sınavı bugün başarıyla vermenin yolu ise tarihten alınan dersleri unutmamaktan geçiyor.
Özel Analiz Dosyası (Bölüm 6): CHP’nin Brütüsleri
Mustafa Kemal Atatürk: “Benim iki büyük eserim var biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir” der! Nutuk’u, Samsun’a çıkışını anlatarak başlatır: “1335 senesi Mayıs’ının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım.” Ülkenin içinde bulunduğu durumu, verilen mücadeleleri; Halk iradesinin Saray’a ve işbirlikçilerine karşı nasıl kazanıldığını anlatır.
Hangi zorluklarla karşılaşırsak karşılaşalım; hepimize bir vasiyet bırakır. Ve son cümle olarak; “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diyerek Nutuk’u bitirir.
Kurtuluş Savaşında: “Emperyalizmin ve Sarayın Kayyımları!”
Memleketin üzerine kara bir bulut gibi çöken işgal, İstanbul’da bir grup siyasetçiyi bambaşka bir yola sürüklemişti. Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı saltanatı ve işgalci güçler, Anadolu’da filizlenen halk egemenliği iradesine karşı cephe almıştı. Osmanlı yönetimi, milleti ayağa kaldıran direniş hareketini tehdit olarak görüp İstanbul’da kendi iktidarını koruma telaşına düştü. Bu dönemde bazı Osmanlı yöneticileri ve aydınları, işgal güçleriyle iş birliğine girişerek adeta “emperyalizmin kayyımları” rolünü üstlendiler.
İtilaf Devletleri ve sarayın himayesi altında varlıklarını sürdürme arzusundaki bu çevreler, İngiliz himayesini ve mandayı açıkça savundular; hatta kurdukları İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi dernekler aracılığıyla bağımsızlık mücadelesini engellemeyi amaçladılar. Bu mandacı çizgi, halkın kendi kaderini tayin etme azmiyle taban tabana zıttı. Sarayın etrafında kenetlenmiş işbirlikçiler; yazıları, kararları ve eylemleriyle ulusal direnişi boğmaya çalışırken Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu’da “millet iradesine” sahip çıkmak için; “Ya İstiklal ya Ölüm” parolasıyla bir halk hareketi büyüyordu.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Ali Kemal, Damat Ferit Paşa ve Sait Molla isimleri, işgal güçleriyle iş birliği içinde halk iradesine karşı konumlanmanın simgeleşmiş örnekleri oldular. İstanbul’daki bu üç isim ve kışkırttıkları, emperyalizmin içerideki destekçileri gibi davranarak, kalemleriyle ve kararlarıyla milli direnişin önüne set çekmeye çalıştılar. Saray hükümetinin desteğiyle hareket eden bu kişiler, milletin “kurtuluş” ideali yerine işgal güçleriyle uzlaşmayı, hatta ülkeyi onlar adına yönetmeyi tercih ettiler.
Aşağıda, bu üç tarihi figürün portrelerini ayrıntılarıyla ele alacak; neler yaptıklarını, hangi fikirleri savunduklarını ve milli egemenlik mücadelesi ve halk iradesine karşı nasıl tutum takındıklarını inceleyeceğiz. Bu portreler, “saltanat çizgisi ile halk egemenliği yani milli irade” çizgisinin nasıl keskin biçimde ayrıştığını da gözler önüne serecek.
“Saray’ın Medyadaki Kayyımı: Zehirli Bir Kalem!”
Gazeteci-yazar Ali Kemal, İttihat ve Terakki karşıtı bir liberal olarak tanınsa da Mütareke döneminde bu muhalif kimliğini Kuva-yi Milliye düşmanlığına vardırdı. 1919’da Damat Ferit Paşa hükümetinde önce Maarif, ardından Dahiliye Nazırı olarak kısa süre görev aldı.
Bu görevleri sırasında Anadolu’daki milli direnişi durdurmak için sert tedbirler almaktan çekinmedi. Örneğin, 19 Mayıs 1919’da Dahiliye Nazırı olduktan hemen sonra vilayetlere gizli tamimler göndererek Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alındığını ve onun emirlerinin dinlenmemesini bildirdi.
İzmir’in işgaline ve ülkenin parçalanmasına karşı gelişen milli tepkiyi “karışıklık çıkaracak hareket” olarak niteleyip valilere sükunet telkin eden de Ali Kemal’di. O günlerde Anadolu’da başlayan direnişi, İttihatçıların bir devamı ve maceracı bir ayaklanma olarak görüyordu. Nitekim İngiliz mandası fikrine yakın durarak İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı; bu derneğin Merkez Kurulu üyesi oldu.
Ali Kemal, 1919-1920’de Peyam ve birleşme sonrası Peyam-ı Sabah gazetelerinin başyazarı olarak kalemini milli mücadele aleyhinde keskin bir silah gibi kullandı.
İşgal altındaki İstanbul’da çıkan bu gazetelerde yayınladığı yazılarında, Anadolu’daki Kurtuluş Hareketi’ni küçümseyen ve karalayan ifadelere sık sık rastlanıyordu. Ona göre Kuva-yı Milliye, hakikatte “İttihat ve Terakki’nin şekil ve isim değiştirmiş” halinden başka bir şey değildi. Ali Kemal, direnmenin “bizi yok edeceği”ni savunuyor; Mustafa Kemal ve arkadaşlarını maceracı, haydut bir güruh olarak gösteriyordu.
Nitekim bir yazısında milli direniş için “Kuva-yı Milliye bir aldatma hareketidir” diyerek, Mustafa Kemal ile birlikte hareket eden komutanları için “askerlik sıfatını alçaltan… zorbalar” tabirini kullanmıştı. Yine aynı nefret diliyle Milli Mücadele liderlerini “din ve vatan diyerek halkı aldatan Celaliler” gibi göstermiş; Mustafa Kemal, Enver, Talat, Cemal gibi isimleri “dine karşı içten düşman, kanlı katil ve gaddar erkân” ilan etmişti. Hatta Ankara’daki kadronun önde gelen aydınlarını “Mustafa Kemaller, Halide Edipler, Bekir Samiler… dinsiz ve fesat kişiler” diye yaftalayacak kadar ileri gidiyordu.
Ali Kemal’in bu sert yazıları, Anadolu’daki direnişçileri demoralize etmeyi ve İstanbul halkını milli harekete karşı soğutmayı amaçlıyordu. İstanbul basınındaki bir kısım gazete ile birlikte Peyam-ı Sabah, işgalcilerin hesabına çalışarak milli harekete cephe almıştı.
Mustafa Kemal Paşa da 23 Mart 1920’de orduya telgraf çekip Peyam-ı Sabah, Alemdar, Serbesti gibi gazetelerin “düşman hesabına çalıştığını” bildirerek halkı uyarmıştı.
Ali Kemal, Milli Mücadele’ye muhalefeti nedeniyle Anadolu’da ve İstanbul’un vatansever çevrelerinde nefret objesi haline gelmişti. Milliyetçi subaylar ve öğrenciler, İstanbul Darülfünunu’nda ders veren Ali Kemal’i protesto ederek istifaya zorladılar.
1922 yılı eylül ayında Anadolu’da zafer ufukta belirmeye başlayınca Ali Kemal, Peyam-ı Sabah’taki ünlü “Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir” başlıklı başyazısıyla çark etmeye çalıştı. Bu 10 Eylül 1922 tarihli yazısında Milli Mücadele karşısında yanıldığını itiraf ederek güya iyi niyetinin yanlış anlaşıldığını savundu. Ne var ki bu geç “pişmanlık” beyanı, Anadolu’daki zafer coşkusu içinde onu kurtaramadı.
Zaferden hemen sonra İstanbul hükümetinin önde gelen işbirlikçilerinin tutuklanması kararlaştırılmıştı. Ali Kemal de 1922 Kasım’ında İstanbul’da yakalandı ve hakkında Ankara’da yargılanmak üzere sevk emri çıktı. Henüz yola çıkarıldığı ilk durakta, İzmit’te, halkın infiale kapıldığı bir ortamda linç edilerek öldürüldü. Böylece Ali Kemal, birçoklarının gözünde vatana ihanetle eş tuttuğu siyasetinin bedelini hayatıyla ödedi. Ölümünden sonra da uzun yıllar “Milli Mücadele düşmanı, bir ibret örneği hain” şeklinde anıldı. İttihatçı düşmanlığı ile başlayan muhalefeti, sonunda onu kendi ülkesinin bağımsızlık mücadelesine karşı konumlayan trajik bir tercihe sürüklemişti.
“Sarayın ve Emperyalizmin Siyasi Kayyımı!”
Osmanlı Sadrazamı (Başbakanı) Damat Ferit Paşa, Sultan Vahdettin’in hem eniştesi (damadı) hem de en güvendiği siyaset adamlarından biriydi. 4 Mart 1919’dan itibaren aralıklı dönemlerle toplam bir yıl kadar sadrazamlık yapan Ferit Paşa, bu süre boyunca İtilaf Devletleri’nin desteğini kazanarak saltanatı ayakta tutma siyaseti güttü. İtilaf güçlerinin İstanbul’u işgali altında tuttuğu günlerde Ferit Paşa, İngiliz yanlısı bir politika izleyerek onların gözüne girmeye çalıştı. Bir yandan da İttihat ve Terakki rejiminin “ülkeyi felakete sürüklediği” propagandasını yaparak bütün suçları o kadroya yüklüyordu. Sadarete gelir gelmez eski İttihatçı liderlerin birçoğunu tutuklatması, hatta harp suçları mahkemeleri kurup Ermeni tehciri sebebiyle bazı isimleri idama mahkûm ettirmesi (örneğin Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in asılması) bu politikanın sonucuydu.
Damat Ferit, İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlarca işgal edilmesinin yarattığı büyük infial karşısında bile tepki vermekten imtina etti; hükümeti ulusal direnişe katılmak yerine “tarafsız” kalmayı tercih etti.
Dahası, Sivas Kongresi’nde ortaya konan milli birlik iradesini bastırmak amacıyla, Çerkez Ahmet Anzavur gibi adamları kullanarak Güney Marmara’da isyanlar çıkarttırdı. 1919 sonbaharında Anzavur’un komutasında Kuvâ-yi İnzibâtiye (Hilafet Ordusu diye de bilinir) adlı derme çatma bir kuvvet kurdurttu.
Bu işbirlikçi milis gücü, Milli Kuvvetler’e karşı cephe açacak, iç savaş çıkaracaktı. Ferit Paşa sadece insan gücüyle değil, milli mukavemeti zayıflatmak için lojistik alanda da düşmana jest yapmaktan geri durmadı: Saltanat Hükümeti, “İngilizlere yaranmak için” tam 90 bin sandık cephaneyi denize döktürüp imha ettirdi. Milletin dişinden tırnağından artırdığı mühimmatı işgalcilere şirin görünmek adına heba eden bu tutum, toplumun her kesiminde büyük tepki uyandırdı.
Damat Ferit Paşa, Anadolu’daki Milli Mücadele’yi boğmak amacıyla propaganda ve psikolojik harp yöntemlerini de devreye soktu. İstanbul’da Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi’ye hazırlattığı 11 Nisan 1920 tarihli ünlü fetva, bunun en çarpıcı örneklerindendir. Dürrizade Fetvası olarak bilinen bu beyanda, Kuva-yı Milliye hareketine katılanlar “eşkiya” ilan ediliyor; onların öldürülmelerinin dinen meşru ve hatta farz olduğu ileri sürülüyordu.
Bu fetva, aslında bizzat İngilizlerin baskısıyla Damat Ferit tarafından organize edilmişti. Amaç, Anadolu’daki direnişçileri hilafet ve din düşmanı gösterip halk nezdinde itibarsızlaştırmaktı. Fetvalar uçaklarla Anadolu köylerine atılırken işbirlikçi gazeteler de “asi Kemalistler”in cezalandırılması gerektiğini yazıyordu. Ferit Paşa hükümeti, bu dini kisveli propaganda yanında fiili olarak da Ankara’daki kadroyu “vatana ihanetle” suçlayan bildiriler yayımladı. Hatta Sadrazam Ferit, 3 Eylül 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck ile görüşmesinde açıkça İtilaf Devletleri’nden “Mustafa Kemal’in ezilmesi için müsaade” istedi. “Onun taraftarları hem delilik hem hamiyetsizlik edip harp devamını istiyorlar” diyerek, milli direnişi sürdürenleri akıl fukarası ve muhteris olarak göstermeye çalıştı. Bu sözler, Ferit Paşa’nın kendi halkına yabancı güçler nezdinde nasıl jurnaller verdiğinin çarpıcı bir belgesiydi.
Ferit Paşa’nın sadrazamlığı döneminde Osmanlı Devleti, Sevr Antlaşması’nı imzalama utancını da yaşadı. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı’ya biçtiği ağır parçalanma planı Sevr, 10 Ağustos 1920’de Damat Ferit hükümetinin temsilcileri tarafından imzalandı. Vatan topraklarının büyük kısmını yabancılara terk eden, İstanbul’u bile şartlı olarak Osmanlı’ya bırakan bu anlaşma milli iradenin asla kabul etmediği bir teslim belgesiydi.
Nitekim Ankara’daki Büyük Millet Meclisi, Sevr’i imzalayan Ferit Paşa ve delegeleri “vatan haini” ilan etti. Sevr sonrası Ferit Paşa’nın itibarı iyice sarsıldı. İtilaf güçleri bile Anadolu’da mücadeleyi durduramadığı için onu başarısız bulmaya başladılar. Sonunda, Ekim 1920’de İngilizler’in de telkiniyle Padişah Vahdettin, Damat Ferit’i görevden almak zorunda kaldı. Yerine daha ılımlı görünen Tevfik Paşa kabinesi gelse de artık İstanbul hükümetinin Anadolu üzerindeki otoritesi ciddiyetten uzaktı.
Damat Ferit, milli mücadelenin zaferine ramak kala Eylül 1922’de ülkeden kaçtı ve Fransa’ya sığındı. Türk milletinin hafızasında bir ihanet sembolü olarak yer eden Ferit Paşa, 150’likler listesine alınarak vatandaşlıktan çıkarıldı. 1923’te Nice’de öldüğünde ardından vatanında tek bir fatiha okuyan bile yoktu.
Onun hayat hikâyesi, kendi milletinin bağımsızlık kavgasına karşı yabancı saraylarda medet aramanın tarihte bıraktığı hazin iz olarak kaldı. Tevhid-i Efkar gazetesindeki bir yazıda, Ferit Paşa için “Tamamen garpleşmiş fakat milliyet hislerinden mahrum, kozmopolit ruhlu bir adamdı” deniliyordu. Bu değerlendirme, onun şahsında saltanat uğruna milli değerlerini yitiren bir zihniyetin özetiydi.
Fikri İşgal: “Emperyalizmin ve Sarayın Propaganda ve Örgütlenme Kayyımları!”
Mütareke İstanbul’unda sivrilen bir diğer işbirlikçi sima, Sait Molla idi. Köklü bir ulema ailesinden gelen Sait Molla, genç yaşta kadılık ve Şûrâ-yı Devlet üyeliği yapmış bir bürokrattı. Ancak onu tarihe geçiren rolü, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu ve baş aktörü olmasıydı.
İzmir’in işgalinden hemen sonra, 20 Mayıs 1919’da kurulan bu cemiyet İngiliz mandasını hararetle savunan kişilerden müteşekkildi. Sait Molla, cemiyetin başkanlığını üstlenerek İstanbul’da adeta İngiliz çıkarlarının gayriresmi komiseri gibi çalışmaya başladı. “İngiltere ve Biz” başlıklı yazılar kaleme alarak, Osmanlı Devleti için en akılcı çözümün İngiliz himayesine girmek olduğunu savundu. 13 Ağustos 1919’da Türkçe İstanbul gazetesinde yayımladığı “İngiliz Taraftarıyım” başlıklı makalesi, onun dünya görüşünü özetler nitelikteydi – açıktan açığa İngiliz yönetimini övüyor, mandanın kaçınılmaz ve hayırlı olduğunu ileri sürüyordu. Sait Molla ayrıca Damat Ferit’in hükümetinde kısa bir süre Adliye Nezareti Müsteşarlığı görevine getirilerek bürokraside de etkili bir konum edindi. İstanbul’da kendi çıkardığı İstanbul gazetesi, bu mandacı cemiyetin yayın organı haline gelmişti.
Ne var ki Sait Molla’nın faaliyetleri sadece açık propaganda ile sınırlı kalmadı. O, aynı zamanda karanlık bir ihanet şebekesinin organizatörüydü. İngiliz istihbarat subayı Papaz Frew ile kurduğu yakın ilişki sayesinde, Anadolu’da Milli Mücadele’ye karşı gizli planlar yürütmeye başladı. İleride ortaya çıkan belgelere göre Sait Molla, İngilizlerden para yardımı alarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarmak için çaba harcadı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyeleri, Frew’un talimatıyla İstanbul’un yoksul mahallelerinde halka bedava et dağıtmak gibi yollarla taraftar toplamaya çalışırken, diğer yandan Anadolu’da ayaklanmalar tezgahlıyorlardı.
Sait Molla, İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti gibi ayrılıkçı unsurlarla da dirsek temasındaydı. Hedefi, Anadolu’da Türk milliyetçi direnişini içeriden çökertmek, parçalamaktı. 1919’un sonlarında, Padişah Vahdettin’in onayıyla Sait Molla’ya bağlı adamlar Adapazarı, Düzce ve Bolu havalisinde hilafetçi isyanlar çıkarttı; aynı dönemde Konya’daki Delibaş Mehmet isyanını körükleyenler arasında da bu cemiyetin parmağı vardı. Sait Molla’nın Papaz Frew’a yazdığı mektuplar, ihanetinin boyutlarını açıkça ortaya koydu. Bir mektubunda Frew’ya, “Adamlarım Ankara ve Kayseri’de çalışıyor. İngiliz Muhipleri Cemiyeti genişliyor, köylerde el altından çalışmaya başladık. Tertiplerimiz verimli sonuç verecek, yeni ödenek gönderiniz.” diye yazıyordu. Bir başka mektupta, Frew’dan aldığı 2.000 liranın Adapazarı’nda isyan çıkarmak için kullanıldığını ve kısa sürede netice alınacağını vaat etmişti.
Yine Atatürk’ün Nutuk’ta aktardığı üzere, Sait Molla’nın tahrikiyle İstanbul hükümeti Malatya’da Ali Galip adlı valiyle Sivas Kongresi’ni basmaya bile yeltenmiş, fakat başarılı olamamışlardı. Mustafa Kemal Paşa, bu gizli ihanet planlarını boşa çıkardığı gibi, Ekim 1919’da bizzat Papaz Frew’ya bir mektup yazarak her şeyin farkında olduğunu bildirdi. Frew’ya hitaben, “Sait Molla ile tertip ve tatbikine başladığınız planın İngiliz milletinin bile takbihine (kınamasına) değer olduğuna müsaadenizle arz etmek isterim” diyerek İngiliz kamuoyuna bu entrikaları ifşa etmekle tehdit etti. Atatürk, aynı mektupta Frew’yu “ruhani sınıftan bir zatın böyle kanlı siyaset manevralarında rol almasının tuhaflığı” konusunda uyardı ve bu işler için Sultan Vahdettin’in adının kullanılıyor olmasını da “pek hatar-nak” (tehlikeli) bulduğunu belirtti. Bu sert ikazlar ve Anadolu’da alınan tedbirler sayesinde Sait Molla’nın planlarının büyük kısmı akamete uğratıldı.
Büyük Taarruz’un zafere ulaştığı 1922’nin sonbaharında Sait Molla, telaşla soluğu İngilizlerin himayesinde aldı. 26 Ağustos’ta Türk ordusu Yunan’ı bozguna uğratınca, Sait Molla ve benzeri işbirlikçiler İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’ne sığındılar. General Harrington’ın özel olarak verdiği pasaportla Molla, daha Mudanya Mütarekesi imzalanmadan yurtdışına kaçtı.
Önce Romanya’ya, ardından çeşitli Avrupa ülkelerine giden Sait Molla, mücadelesine gurbetten devam etmeye çalıştı. 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Yüzellilikler listesine 98. sıradan girdi; böylece resmen vatan haini ilan edilip vatandaşlıktan atıldı.
Ömrünün son yıllarını Kıbrıs ve İtalya’da geçiren Sait Molla, gittiği yerlerde dahi Cumhuriyet Türkiye’si aleyhine faaliyetlerini sürdürdü. Kıbrıs’ta Türk halkının Atatürk Devrimleri’ni benimsemesini engellemeye çalıştıysa da başarı sağlayamadı.
Son sığınağı Yunanistan’ın Atina şehri oldu. 1930 yılında, kahrından mı yoksa yalnızlıktan mı bilinmez, Atina’da öldü. Geride, “hain Molla” diye anılan bir nam ve milli hafızada derin bir ibret dersi bıraktı. Atatürk Nutuk’ta Sait Molla gibi kişiler için “Bunlar, kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayan zavallılardır” diyerek, onların zihniyetini tarihe not düşmüştür.
Sonuç Olarak;
Ali Kemal, Damat Ferit ve Sait Molla örnekleri, saltanat çizgisi ile halk egemenliği çizgisi arasındaki derin uçurumu gösteren vakalardır. Saltanat çizgisindeki bu kişiler, Osmanlı hanedanının iktidarını ve kendi nüfuzlarını korumak adına emperyalizmin güdümüne girmekte beis görmediler. Ülkenin bağımsız bir gelecek kurabileceğine inanmıyor; manda veya himaye altında “güvenli” bir çözüm arıyorlardı. Halkın iradesine dayanan bir milli devlet fikri, onlara göre maceraperest bir hülyaydı. Bu yüzden İngiliz zırhlılarının himayesini, milletin azim ve kararlılığına tercih ettiler.
Oysa halk egemenliği çizgisi, Erzurum ve Sivas kongrelerinden başlayarak Misak-ı Millî’ye hayat veren; “kayıtsız şartsız istiklal” hedefiyle kenetlenen bir milli irade idealini temsil ediyordu. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, egemenliği saraydan alıp millete vermeyi amaçlıyordu.
Bu iki çizgi arasındaki fark, bir bakıma Sevr ile Misak-ı Millî arasındaki farktır: Saltanat ve işbirlikçiler Sevr’in parçalanma şartlarını kabullenirken, halkın meclisi Misak-ı Millî ile tam bağımsızlık ve ulusal bütünlüğü vazgeçilmez saydı. Biri kendi çıkarlarını korumak uğruna yabancı himayesini çare görürken, diğeri “Ya istiklal ya ölüm” diyerek tüm varını yoğunu ortaya koydu. Biri manda dilenirken, diğeri “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir” diyerek 23 Nisan 1920’de egemenliğin kaynağını ilân etti.
Saltanat yanlıları ile milli mücadeleciler arasındaki başka bir önemli fark da millete bakışlarında ortaya çıkıyordu. Saray ve çevresindekiler, halkın kendi kendini yönetme kapasitesine inanmadıkları gibi, Anadolu’daki direnişi eski İttihatçıların bir oyunu sanıp itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
Atatürk, Nutuk’ta İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni anlatırken “bu derneği kuranlar, kendi şahıs ve çıkarlarını Lloyd George hükûmeti aracılığı ile İngiliz himayesinde arayanlardır” diyerek işbirlikçilerin bencil hesaplarını vurgular. Gerçekten de Vahdettin’den Damat Ferit’e, Ali Kemal’den Sait Molla’ya uzanan çizgi, milletin istikbalini yabancı sarayların insafına terk edebilecek bir teslimiyet içindeydi.
Buna karşılık, halk egemenliğinin temsilcileri “Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşaması” için kayıtsız şartsız bağımsızlık dışında bir yol tanımadılar. İstanbul’daki işbirlikçi çevreler Anadolu’daki milli uyanışı “ihtilal ve isyan” olarak yaftalarken, Anadolu’daki meclis İstanbul’daki sarayı “ecnebi nüfuzunun aleti” olmakla suçladı. Neticede, tarihin hükmü halk iradesinden yana tecelli etti: Saltanat çizgisi millet nezdinde itibarını yitirip tarihe gömüldü; halk egemenliği çizgisi ise Cumhuriyet’i kurarak ebedileşti. Saray’a ve emperyalizme kayyımlık yapan hainler listelendiler. Ve 150’likler listesi olarak tarihe geçtiler. Ve vatandaşlıktan bir müddet sonra çıkarıldılar.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Ali Kemal, Damat Ferit Paşa ve Sait Molla’nın tutumları, bir milletin istiklal mücadelesinde karşılaşabileceği “içeriden engellere” çarpıcı örnekler olarak hafızalara kazındı. Bu üç ismin hikayesi, vatanın selameti pahasına şahsi ikbal arayanların veya “yabancılardan ve saraydan medet umanların” acı sonunu göstermesi bakımından ibretliktir.
Tarih, onları “hain” damgasıyla anarken, aslında sadece kişiliklerini değil, temsil ettikleri zihniyeti de mahkûm etti. Halkın egemenliğine, milli iradenin oluşmasına ve bağımsızlık idealine sırt çevirip emperyalizmin ve işbirlikçisi sarayın kayyımı olma rolüne soyunanlar, sonunda milletin vicdanında mahşeri bir hükme çarptılar.
Bu tarihsel örneklerin unutulmaması gerekiyor. Çünkü milli mücadele dönemindeki bu “iç cephe” deneyimi, bağımsızlığın sadece dış düşmana karşı değil, içeride de bazı çıkar çevrelerine karşı kazanıldığını hatırlatıyor. Halkın iradesini hiçe sayıp yabancı güçlere bel bağlamanın, ulusun geleceğini ipotek altına sokmanın nasıl sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
Bu bakımdan, Ali Kemal’lerin, Damat Ferit’lerin, Sait Molla’ların hikâyeleri bugüne de ışık tutuyor. Egemenliğin millete ait olduğu ilkesini korumak ve onu zedelemek isteyen odaklara karşı uyanık olmak, mücadele etmek dün olduğu gibi bugün de hayati bir önem taşıyor. Tarih tekerrür etmesin diye, emperyalizmin ve sarayın içerideki destekçilerini ve onların yöntemlerini iyi tanımak gerekiyor. Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlar, bize milli birlik ve milli iradenin nelere muktedir olduğunu gösterirken; aynı zamanda milletin egemenliğine kastedenlerin hangi akıbete uğrayacağını da anlatıyor.
Son tahlilde, halk egemenliği ile saray/işbirlikçi çizgi arasındaki mücadele sadece geçmişin bir hikâyesi değil, her devir için geçerli bir sınavdır. Bu sınavı başarıyla vermenin yolu ise tarihten alınan dersleri unutmamaktan geçiyor.
Türkiye’nin kurtuluş yıllarında ödediği bedeller ve kazandığı zaferler, bugüne emanettir; bu emanete sahip çıkmak da her bilinçli yurtseverin görevidir.
Mustafa Kemal Atatürk: “Benim iki büyük eserim var biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir” der! Nutuk’u, Samsun’a çıkışını anlatarak başlatır: “1335 senesi Mayıs’ının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım.” ve ülkenin içinde bulunduğu durumu, verilen mücadeleleri ve Halk iradesinin Saray’a ve işbirlikçilerine karşı nasıl kazanıldığını anlatır.
Ve hangi zorluklarla karşılaşırsak karşılaşalım; hepimize bir vasiyet bırakır ve son cümle olarak; “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek Nutuk’u bitirir.
******
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 102’nci kuruluş yıl dönümü nedeniyle 9 Eylül Salı günü Taksim Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakma töreni düzenlenmişti. Törene CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve binlerce yurtsever katılmıştı.
Biz de Çağdaş Tuzla gazetesi olarak; Atatürk ve millet iradesiyle, emperyalizme ve onun saray işbirlikçilerine karşı mücadele eden kadrolarca kurulan- Ki onların içinde benim dedelerim de var. Onlara da saygıyla- CHP’nin 102. doğum gününü kutluyoruz.
Nice yıllara; ülkemizin bağımsızlık, özgürlük, laiklik ve kardeşlik türküsü CHP….
Halil Özen/ Çağdaş Tuzla gazetesi…
CHP’de Kayyım ve Tasfiye Süreci
Kılıçdaroğlu, Tekin ve Şürekasına Dair Arşiv


