Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Usta şairin dizeleriyle acıyı ve umudu harmanladığımız bu bölüm, 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut deprem dosyamızın edebi durağıdır.

“Kesemden verecek şeyim yok! Ancak yüreğimden verebildim!” Nazım Hikmet

Değiştirilemeyen Gerçeğin, Değişmeyen Şiiri…

Nazım Hikmet 1939 yılında yaşanan Erzincan Depremi’ni “Kara Haber” şiiriyle anlatmıştı. Şiirin sadece o günün değil, gelecekte yaşanacak bütün depremlerin ortak acılarını da dile getireceğini muhtemelen Nazım bile düşünmemişti. Bugün, Gölcük ve Hatay gibi yıkımların ardından dönüp bu şiire baktığımızda, hâlâ geçerli olan, hâlâ tazeliğini koruyan, yakılmış bir ağıtla karşı karşıya kalıyoruz.

“Yan yana sırt üstü yatan ölüler…”

Nazım şiirinde, toplu mezarları, enkaz altından çıkarılan ve henüz teşhis bile edilememiş bedenleri anlatır. 1999 Gölcük, 6 Şubat 2023 Hatay Depremi’nde de spor salonlarına, okul bahçelerine, çadırlara dizilmiş, üstleri örtülmüş, kimlikleri belirsiz nice insanı gördük. Korkunç bir sessizlikle birlikte on binlerce kişinin aynı anda aynı acıya düşmesi, Erzincan, Gölcük ve Hatay’ı tarihin üç ucunda aynı karanlıkta buluşturdu.

“Uyanıp kaçamadılar, kuş olup uçamadılar.”

Gölcük’te, Hatay’da, tıpkı Erzincan gibi birçok insan uykusunda öldü. Uyanmaya fırsatları olmadı.
Yıkılan binaların altında belki annesiyle babasının koynunda yatan çocuklar vardı.
Nazım’ın şiirindeki metaforları, sadece fiziksel değil, duygusal bir hapsoluşu da tarif ediyordu: “O enkazların altında kalan sadece bedenler değil; umutlar, planlar, mektuplar, yarım kalan cümlelerdi.

“Yayıkta yağ vardı, dövülemedi… Hasret gitti ölüler, dünyaya doyulamadı…”

Nazım, Erzincan Depremi’nde sıradan hayatın, gündelik rutinlerin bile nasıl kesintiye uğradığını anlatıyordu.
1999’da da, 2023’te de ölenlerin bir çoğunun ertesi gün için sıradan hayalleri vardı.
Yeni evli çiftler, askere gidecek gençler, sabah sınava kalkacak öğrenciler…
Geride kalanlar ise bu yarım kalan hayatların izlerine tanıklık etti: Yıkıntılar arasında dalgalanan yırtık pırtık bir perde, ocakta, akşam yenilmiş ama buzdolabına kaldırılmamış bir tencere çorba, dersleri için henüz defterini açamayan bir çocuk, bitirilemeyen mektuplar…

Nazım, depremle birlikte ölümün ne kadar ayrım gözetmeksizin ve insanları eşitleyerek gerçekleştiğini anlatır: “Kimisi altı aylık, kimisi sakalı ak, kimi on üç, on dört yaşında…”

Gölcük’te de, Hatay’da da yeni doğmuş bebekler, yaşlılar, çocuklar ve gençler vardı.
Depremler bir kez daha bize hatırlattı: ölüm bazen çok aceleci ve çok seçici değildir.
Sadece canları değil, geleceği de alır gider. Ve ölüm herkesi eşitler bir anda. Zengini de yoksulu da; güzeli de çirkini de…İyiyi de kötüyü de…

Erzincan’da ağlayan sadece insanlar değildi.
Tıpkı Gölcük’te, Yalova’da, Değirmendere’de olduğu gibi; tıpkı Hatay’da olduğu gibi…
Ağlayan dağlardı, yollar, mezarlıklar, çocukların okula gidemediği sokaklar… Hayvanlardı, bütün doğaydı ağlayan! Toprak, ölüleri kaldırmaktan yorulmuştu. Şairin dediği gibi: “Şehir ağlıyorsa, kim susabilir?”

1939, 1999, 2023… Farklı yıllar, farklı şehirler, ama aynı karanlık ve ne yazık ki aynı ihmal zinciri. Yıllar geçiyor; şiirler ağıt olmaktan çıkıp belgeye dönüşüyor. Nazım Hikmet’in “Kara Haber” şiiri, sadece geçmişteki bir depremi değil; ihmalin, rantın, tedbirsizliğin ve unutmanın sonuçlarını anlatıyor. Ve eğer ders çıkarılmazsa, eli kulağındaki İstanbul depreminde de aynı dizeleri sağ kalanlarımız yeniden okuyacak.

Bugün Nazım’ın şiiri hâlâ güncelliğini koruyorsa, bu bir başarı değil, utançtır.
Erzincan’la Gölcük’ü, Hatay’la İstanbul’u aynı karanlıkta buluşturan şey;
doğa değil, insan eliyle örülen ihmal zinciridir. Ve içinde yaşadığımız bu kara düzenin sonuçlarından birisidir. Nazım bize sadece ağlamayı değil, görmeyi ve hatırlamayı da öğretiyor.
Ve sanki şöyle sesleniyor: “Kesemden verecek şeyim yok; yüreğimden verdim.”

Artık yürekten değil, akıldan, önlemden ve bilimden vermeliyiz. Yoksa elimizde kalacak olan hep aynı şey olacak: kara haber.

Nazım Hikmet, 1939’da Erzincan’da yaşanan büyük depremi anlatırken, yalnızca o ana tanıklık etmedi; bilmeden, ileride gelecek nice felaketin de ağıtını yaktı. “Kara Haber” şiiri, ilk bakışta lokal bir ağıt gibi görünse de, aslında bir halkın yıkımlarla yüzleşme biçimini, acıyı, çaresizliği ve unutulmayan travmaları evrensel bir dille anlatır. Ama belki de en hazin gerçek şudur: Nazım bile bilmiyordu. Yazdığı şiirin 60 yıl sonra Gölcük’te, 84 yıl sonra Hatay’da yeniden yaşanacak “aynı karanlığı” bu kadar isabetle tarif edebileceğini…

Bugün dünya üzerinde gelişmiş pek çok ülkede şiddetli depremler yaşanmakta; ama bu depremler ölümle değil, tahliye ve yeniden inşa süreçleriyle anılmakta.
Japonya, Şili, Meksika gibi ülkeler, bilimin rehberliğinde felaketi yönetebilirken; biz hâlâ aynı şiirleri okumaya, aynı ağıtları yakmaya mahkûmuz. Çünkü şiiri okumuşuz, ama dersini almamışız.

Nazım’ın dizeleri, Erzincan’daki toplu ölümleri anlatmak içindi. Ama 1999’da Gölcük’te, 2023’te Hatay’da aynı sahneler tekrarlandı. Spor salonları morga döndü, tarlalara toplu mezarlar kazıldı.
Ve şimdi herkesin dilinde aynı korku: İstanbul’da da aynı şiiri tekrar mı okuyacağız?

Nazım o yıllarda elbette olası bir İstanbul depremini bilemezdi. Ama eğer yaşasaydı, şunu çok net söylerdi: “Ölüm değil mesele. Ölüm gelir elbet. Ama bu ölümü biz bu kadar ucuz, bu kadar sessiz kabullenmeyelim…”

“Hasret gitti ölüler, dünyaya doyulamadı…” Bu satır, her büyük yıkımın ardında kalan yarım kalmış hayatları anlatır. Gölcük’teki, Hatay’daki, yarın İstanbul’daki ölümler… Hepsi, dünyaya doyamamış insanların öyküsüdür. Hepsi, zamanında alınmayan önlemlerin bedelidir. Hepsi, “kader” denilerek geçiştirilen cinayetlerdi. Ve hepsi bu rant düzeninin, bu kara düzenin sonucudur.

Kimi dizeler vardır, yüzyıllarca yaşar. Ama bu şiir öyle bir şiir olmamalıydı.
Nazım Hikmet’in “Kara Haber” şiiri, hâlâ güncelse, bu ne edebiyat başarısıdır ne duygusal bağ.
Bu, Türkiye’de bilimin değil rantın, tedbirin değil ihmalkârlığın, insanın değil kârın öncelenmesinin trajik sonucudur.

Nazım’a bir selam, bir de itiraz borçluyuz: “Usta, sen bunu Erzincan için yazdın…
Ama biz gerekeni yapamadık. Bu şiir şimdi de Gölcük için geçerli. Bu şiir şimdi Hatay için geçerli.
Ve korkarız ki muhtemelen İstanbul için de geçerli olacak!”

*****

Belki de en güzeli böyle!!!

Gönüllülere İthafen: “Yakamozsunuz Siz!”

” Umudumsun, yakamozsun sen…
Sessiz sessiz ağlar gibisin vay aman
Zaman geldi, gideceksin vay aman
Bırak ay gitsin, sen kal bu gece…
Umudumsun sen.”

Binlerce gönüllüye, deprem bölgesine koşan binlerce güzel insana verebileceğim bir hediye yok elimde. Keşke olsaydı. Ama maalesef, ne tatlı cadıyım ne de Alaatin’in şişesinden çıkan cin.
Yalnızca içimden kopup gelen bu dizeler, bu satırlar var!
Onlara layık mı bilmem ama yüreğimdeki minnetin, hayranlığın ve şükran duygusunun bir ifadesi olarak sunuyorum.
Hepsinin insanlığı önünde saygıyla eğiliyorum.

Ne güzel insanlarla tanıştık…
Mehmet Ali Öztürk, Pelin Karakurt, İsmail Karakurt, Reyhan Leflef, Birkan Tunç, Meltem Kocaman, Yakup Akbaş, Sayme Koşar, Zafer Polat, Ayten Oral, Meral Hoca, Oya Çolpan, Çiğdem Yenidoğan, Cihan Bingöl, Uğur Özkutlu, Gökhan Zoroğlu, Emrah Yıldız, Deniz Gürer, Aslı Attar, Cem Sürücü, Süleyman Dinç, Ali Cengiz Akdeniz vd. Ve daha binlercesi ve bu “binlerce” kelimesi abartısız. Buna emin olabilirsiniz.

Gerçekten de abartmıyorum: binlercesini tanıdık. Elimdeki gönülü listelerine üstten bakıyorum 70-80 ekip en az 10-20 isim yazılı Gözlementepe’ye gelen , benzeri miktarda da Değirmendere’de iki ayrı okulumuza gönüllü olarak gelmiş… Yani en az 2000-3000 kişi…Ve her birinin adını yazamadığım için özür diliyorum hepsinden. Belki de ileride daha ayrıntılı olarak yazabilirim diye düşünüyorum. Yakından tanıdığım gönüllülerin hemen hemen hepsi, gözüm kapalı hayatımı teslim edebileceğim; her yola birlikte çıkabileceğim kadar gerçek, samimi ve sahici insanlardı. Ve o felaketin başkentine yanlarına sadece insanlıklarını alarak gelmişlerdi. Günlerce, haftalarca, aylarca, bir kez bile “of” demeden; şikayet etmeden, karşılık beklemeden üzerlerine düşenin fazlasını yaptılar. Yağmurda, çamurda, dondurucu soğukta, kavurucu sıcakta…
Ve her yanı saran ağır ceset kokuları içinde — o koku hepimizin- özellikle ilk üç gönüllü grubun hücrelerine kadar işlemişti… Ama biz o kokuyla yaşamayı, o acıyla yan yana durmayı öğrendik.
Başka çaremiz yoktu.

“Bir insanlık tarihi yazdınız siz.
Belki farkında değilsiniz.
Ama siz, bu ülkenin gönüllüleri, tarihe geçtiniz.
İnsana dair, umuda dair, merhamete dair ne varsa sizde, orada gördük”.

Tuzla, Üsküdar, Bursa, İzmir, Ankara ÇYDD ve daha nice gönüllü grubumuz… Hiçbir zorunluluğunuz yokken, sıcak evlerinizi, düzenli yaşamlarınızı, umut dolu planlarınızı geride bırakıp; “Ben insanım!” diyerek geldiniz. Birbirini tanımayan binlerce insan, bir ortak vicdanda birleşti.”

Ben de bu yazı dizisinde, 26 yıl sonra elimden geldiğince, tüm gönüllülerin adlarını anarak, kendi mütevazı tarihimizde hak ettikleri yeri vermeye çalışacağım. Bu yazılar; torunlarımıza, çocuklarımıza bırakacağımız onurlu birer miras olacak. Bunu tarihe, birbirimize, insanlığımıza borçluyuz. Kapitalizmin insanı kaale almayan; kar hırsıyla yabancılaşmış bu kurulu kara düzenine karşı,

“Ve sen, ben…-biz-
Değirmenlere karşı bile bile,
Birer yitik savaşçı, akarız dereler gibi denizlere…
Belki de en güzeli böyle…”

Ve siz…
Siz bu ülkenin kara düzenini aydınlatan yakamozlarsınız.
Işığınız denizlerin üstünde sessizce parlıyor.
Gece ne kadar karanlık olursa olsun, siz oradasınız.
Ve biz biliyoruz ki, umut asla sönmeyecek.

İyi ki vardınız.
İyi ki hâlâ varsınız.
İyi ki bu ulusun, bu insanlığın birer parçasısınız.
Tüm gönüllülülere saygı ve sevgilerimle…

*****

Çakıl Taşları: Gerçeğin Eksik Yüzü

“Ayağımıza takılanlar da insandır; ama bazen taş kesilirler.”

Depremin hemen ardından Değirmendere’ye vardığımızda ne yapacağımızı kimse bize tarif etmemişti.
Tarif yoktu çünkü tarif edilecek bir düzen kalmamıştı.
Yerle bir olmuş bir kasabanın içinde, hayata yeniden başlamak zorunda olan insanlarla birlikteydik.
İlk günden itibaren zor olanı, imkansızı sevgiyle, gönüllülükle kolaylaştırdık.
O kadar çok çalıştık ki, hangi günün hangi saate denk geldiğini bile unuttuk.
Ve bir bakıma, bir okul kurduk: Tahtası yeşil, kitabı umut, öğretmeni vicdan olan bir okul.

O okulun içinde bazen de küçük sesler yükselirdi.
Burası okul mu, depo mu, rehabilitasyon merkezi mi belli değil…”
Oysa biz, hepsi birden olsun diye uğraşıyorduk.
Bir yandan çocuklara okuma yazma öğretiyor, bir yandan sabah su taşıyor, öğleden sonra psikolojik destek veriyor, akşam çadırlara yardım dağıtıyorduk.
Orada her şey bir bütündü — hem okul, hem mutfak, hem sığınak, hem de yaşamın kendisi.

Ama işte, her yolun bir çakıl taşı olur.
Birkan Tunç’un dediği gibi, bizim yolumuzda da ayağımıza takılan birkaç çakıl taşı vardı.
Sayısı üçü beşi geçmezdi; ama sesleri bazen bir taşın suya düşüşü kadar yankı yapardı.

Onlardan biri üç günlüğüne geldi.
Bir “eğitim fakültesi öğrencisiydi”.
“burası okul mu, depo mu belli değil.” dedi.
Haklıydı belki kendi gözünde.
Ama biz o sırada, çocuklara sıcak çorba içebilsinler, soğukta mont giyebilsinler diye sabahlara kadar kamyonları boşaltmaya çalışıyorduk.
Oysa o, geldiği gibi gitti.
Ve arkasında bir not bıraktı — sanki bir otel anketi doldurur gibi:
“Rehabilitasyon merkezi mi, okul mu, depo mu, belirlenmeli.”
Biz ise orada, hayatın kendisinin bile belirlenemez olduğu bir zamanda, yaşamı yeniden tarif etmeye çalışıyorduk.

Sonra bir başkası geldi; üç günlüğüne o da. Aklından geçen bütün güzel şeyleri yazdı.
Bir liste hazırladı: “On çamaşır makinesi kurulmalı, ana-çocuk sağlığı ekibi çağrılmalı, göz muayenesi yapılmalı , çadırın yönetimi profesyonellere bırakılmalı….vb. vb….”
Elbette güzel şeylerdi bunlar.
Ama biz o sırada, çamurun içinde Tırlar dolusu yardımları boşaltıyor ve dağıtımını yapıyorduk.
İlaç bekleyen çocukların ateşini düşürmeye çalışıyorduk.
Ve o liste, bizim ellerimizde değil, devletsizliğin ortasında bir ülkenin kaderinde asılı kalıyordu.

Bazıları da, gönüllüleri yanlarında maaşla çalıştırdıkları personel ile karıştırarak; gönüllülere karşı buyurucu bir üslupla, sanki onlar emir eriymiş gibi davranarak, kurumsal hiyerarşiye sığınmaya çalışıyorlardı.

Oysa bu çadır okulları kuran ilk gruplar arasından asla bir emir komuta zinciri kurulmamıştı. Her şey o işten en iyi anlayanın dediği gibi oluyordu. En çok yükü taşıyanlar, en zor işlere koşturanlar mutlaka en sorumlu olanlardı. Örnek olmak zorundaydık. Biz yük taşımazsak, biz tır boşaltmazsak; gelen gönüllülerden bunu nasıl isteyebilirdik. Tabi tamamen gönüllülük temelinde başlamış olan süreç öylece devam etmeliydi. Başka türlü sonuç almak mümkün olamazdı. Alınsaydı, bölgede koskoca devletin Milli Eğitim Bakanlığı etkili olurdu. Ama ortalıkta uzunca bir süre resmi kurumlardan hiç kimseler yoktu. -Askerler dışında-

Binlerce gönüllü arasında sadece üç-beş kişiydi böyleleri.
Ama bu birkaç çakıl taşı bazen gönüllülerin yorgun ayaklarını, yaralı yüreklerini kanatabiliyordu.
Yine de biz, o taşlara kızmadık.
Onları da deprem bölgesinin bir gerçeği olarak gördük.
Kimi, iyi niyetle ama aceleyle anlamaya çalıştı; kimi, bilmeden kırdı, döktü, yazdı.
Ve biz, binlerce elin emeğini, birkaç çakılın gürültüsüne bırakmadık. Sevgi dayanışma ile bu tür sorunları aşmasını bildik.

Birkan Tunç’un dediği gibi: “Ayağımıza takılan küçük çakıl taşları da vardı ama, biz yürümeye devam ettik.” Evet, yürüdük. Çünkü bu yolun taşlarını bile, çocukların gülüşleriyle aşındırmayı bildik.
Ve sonunda, o taşların üstünden geçe geçe, bir dayanışma yolu döşedik. Birlikte yürüyen herkesin adımlarıyla, o taşlar da sessizleşti. Ve geriye, sadece insanın insana uzattığı elin sıcaklığı kaldı.

Gerçekliğin Dili

“Aynı yere bakan iki insan, iki farklı dünya görebilir.”

Gözlementepe’de geçen o günlerde, aynı sınıfa, aynı çocuklara bakan gönüllülerin bile farklı manzaralar görmesi mümkündü. Çünkü deprem bölgesi, yalnızca acının değil, algının da sınandığı bir yerdi.

Bir gönüllü, 10 Ekim 1999 tarihli not defterine şunları yazmıştı: “Dört gündür buradayım. Eğitim fakültesi öğrencisiyim. Buranın rehabilite merkezi mi, okul mu, depo mu ne olduğunu anlayamadım. Bunun belirlenmesi ve bir düzene konması lazım.

Ayrıca 15 yaş sınıfına verildim; çünkü balici, sigara içen, okumayan, bu işte çalışan, dayak yiyen, Anadolu Sitesi’nde okuyan gibi birçok öğrencisi var. Ayrıca dün bize sorulmadan çamurda dışarıya atıldık, çünkü eşyaların tasnifi için yer gerekiyormuş. Ergenlik çağındaki bu çocuklara ne yapılacağı iyi düşünülmelidir.”

Bu satırlar, sahadaki gönüllülerin ne kadar karmaşık bir tabloyla karşılaştığını gösteriyor.
Bir yanda yoksulluk, hastalık, aile kaybı, öfke ve travma içindeki çocuklar; öte yanda şehirden, akademik bir çevreden gelen genç bir gönüllü. Onun gözünde orada düzen yoktu; çünkü düzeni hâlâ okul sıralarının simetrisiyle ölçüyordu. Oysa biz, o günlerde o çocukların gözyaşını dindirmenin bile düzenin en temel hali olduğunu biliyorduk.

Aynı dönemde, yine Bursa Uludağ Üniversitesi’nden bir başka gönüllü — Derya Duyar — deprem seyir defterine şöyle yazmıştı:

“Burada geçirdiğimiz iki günde gerek ekip arkadaşlarıyla gerek öğrencilerle iyi diyaloglar kuruldu.
Ortam çok iyi. Sınıflar için her türlü imkan, tüm imkan sınıflar içinde giderilmeye çalışılıyor.
Herkes son derece özverili çalışıyor. Umarım bu çalışmalar gelişerek devam eder. Öğrenciler her gün biraz daha değişiyor. İnanıyorum ki bu çocuklar emin ellerde, böyle bir ortamda uzun süre eğitim aldıklarında gelecekleri bir nebze olsun değişecektir. Herkese yaptıklarından dolayı sonsuz teşekkürler, başarılar.”

Aynı bölgeden, aynı üniversiteden, aynı yaşta iki genç.
Biri “belirsizlik” görüyor, diğeri “dönüşüm”…
Biri “düzensizlik” yazıyor, diğeri “özveri”.
Bu farkın nedeni yalnızca algı değil; dayanıklılıkla empati arasındaki ince çizgiydi.

Çünkü gönüllülük yalnızca yardım etmek değil, başkasının yani bölgenin temposuna sabırla uymayı öğrenmek, o anki hayati ihtiyaçları gidermek için çabalamaktı.
Deprem bölgesinde zaman bile farklı akıyordu: Dakikalar, bazen bir çocuğun gülümsemesi kadar kısa; bazen bir gece nöbeti kadar uzundu.

O yüzden, biz sahadayken hiçbir notu bütünüyle reddetmedik. Eleştiriler, kırıcı da olsa, dönemin ruhunu anlatıyordu. Ve bugün, o satırlar sayesinde, hem dayanışmanın büyüklüğünü hem de gönüllülüğün insan doğasındaki çatlaklarını daha iyi anlayabiliyoruz.

Birkan Tunç’un deyimiyle:

“Kimisi çamuru görür, kimisi o çamurun içinden çıkan gülümsemeyi.
Biz ikisini de hatırlamalıyız; biri hayatı, diğeri insanı anlatır.”

***

O ilk günün resmi

Bir yanda tır boşaltan gençler, bir yanda ders yapan öğretmenler…

Sabah erken. Yağmur çadırların üstüne ağır ağır düşüyor. Değirmendere’de ilk günümüze uyanıyoruz. Kızılay Çadırkenti’nin toprağı, gece boyu süren yağmurla yumuşamış; balçık hale gelmiş. Düz bir tarlada kurulu çadırların arasında sular gölcükler oluşturmuştu.
Kızılay Çadırkenti’nin meydanında, bir tarafta İtalyan yardım tırlarının kapakları açılıyor; diğer tarafta üç öğretmen, çamurlu bir patikanın hemen ötesinde, yeşil ve beyaz renkli okul çadırlarımızda çocuklarla haşır neşir oluyorlardı.

Bu iki manzara, deprem bölgesinde gördüğüm en unutulmaz resimlerden biridir.
Bir yanda, Ayten Oral, Sayme Koşar ve Meral Aydın hoca. Üçü de Üsküdar ÇYDD’nin deneyimli öğretmenleri. Onlar kurduğumuz küçük çadırlarda, çadırkent halkının çocukları ile yeniden bir araya gelmişlerdi.
Anneler, başta tereddüt etseler de, o tecrübeli güzel öğretmenlerin yüzündeki aydınlığı görünce çocuklarını teslim etmişti. Bir defter, bir tahta, bir avuç kalemle yeniden ders başı yapılıyordu.
Depremin ortasında, hayat bir kez daha yaşanmaya başlıyordu.

Diğer tarafta, Yakup, Meltem, Pelin, Cem, Halil, Aslı, Hülya, Uğur, Süleyman ve daha nice üniversiteli genç gönüllüler.
İtalyan ve Türk tırlarının içinden battaniye, yatak, makarna, su, mama, giysi taşıyorlar. Omuz omuza, sırayla, hiç durmuyorlardı. Yağmurda ıslanan kıyafetlerine aldırmadan çalışıyorlardı.
Ne emir veren biri var, ne maaş, ne de beklenti. Sadece içlerinden gelen bir ses: “Yardım etmeliyiz.” ve elimizden gelen sadece bu diyordu.

Aynı çadırkentin içinde, iki ayrı hareket, tek bir anlam taşıyordu: bir yanda bilgiyle, bir yanda emekle hayatı yeniden kurmak. Ve o yüzlerce çadırın arasında, depremzede halk bu tabloyu izliyordu.
Birileri tır boşaltıyor, birileri ders veriyor; devletin kurumlarıysa ortada yok! Kızılay çadırlarının yöneticileri bile isteksiz, gönülsüz. Okul kurmamızı yadırgayanlar var, “şimdi zamanı mı?” diyenler. Ama çadır halkı öyle düşünmüyor.

Çünkü onlar, bir sabahın yağmurunda, devletin eksik olduğu yerde devlet gibi davranan gönüllüleri gördü. Kimisi öğretmen, kimisi sinemacı, kimisi öğrenci, kimisi beyin cerrahı… Hepsi aynı çamurun içinde, aynı amaçla oradaydı: insana dokunmak! Ellerinden geleni yapmak!

O yüzden bizi hiç sorgulamadılar. Ne “kimsiniz?” dediler; ne “neredensiniz?” Sadece baktılar ve anladılar:
“Bu insanlar bizim için burada.” Ve o andan itibaren, bizi aileden saydılar. Bir annenin çocuğunu okula gönderirken söylediği cümle hâlâ kulaklarımda: “Biz size güveniyoruz. Siz artık bizim ailemizsiniz.”

İşte o gün, bölgenin resmi buydu: Devletin yerine, halkın vicdanı geçmişti. Tır boşaltan gençlerin sırtında, tahtaya harf yazan öğretmenlerin gözlerinde, bir ülkenin yeniden silkinme ve kendine gelme iradesi vardı. Ve biz, o resmin içinde olmaktan gurur duyduk. Çünkü bir daha hiçbir şey o kadar saf ve sade, o kadar insanca ve karşılıksız olmadı.

Halil Özen

Sürecek

📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma

* Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.

Çağdaş Tuzla Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Exit mobile version