Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Bu özel anlatı, deprem gerçeğini ve toplumsal dayanışmayı gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut arşiv dosyasının bir parçasıdır.

Ali Cengiz Akdeniz Hocamız Değirmendere Kızılay Çadırkenti’nde çocuklarla sabah sporunda…

“Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır!” Çocuklar ve Hocaları…

Depremden hemen sonra en çok düşündüğümüz şey, çocuklardı. Yetişkinler acıyı bir şekilde paylaşabiliyor, çalışarak, dayanışarak ayakta kalabiliyordu. Ama çocuklar… Onların gözlerindeki korkuyu, boşluğu gördükçe, daha çok şey yapmamız gerektiğini anlıyorduk. Onlara yalnızca barınma ve beslenme değil, ruhlarına ve bedenlerine iyi gelecek sosyal ve kültürel destek de lazımdı.

İşte o noktada dayanışmanın en güzel örnekleri ortaya çıktı. Bölgeye sadece yardım kamyonları değil, tiyatro toplulukları, sanatçılar, doktorlar, psikologlar ve gönüllüler de geldi. Çocuklara umut, oyun, kahkaha ve iyileşme getirdiler. BP Tiyatro Grubu, Tatilya Animasyon Topluluğu, Haluk Yüce’nin Tiyatro Tempo’su, İFSAK, UNICEF, SODEV Vakfı, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, sanatçılar Demet Akbağ ve Yonca Evcimik sahada oldular. İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi ve Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin öğretmenleri ve öğrencileri eğitim desteği için kolları sıvadı.

Bu dayanışmaya ruh sağlığı alanından da önemli bir katkı vardı. Psikolog Leyla Navaro ve ekibi , sosyolog Çiğdem Yenidoğan bölgede taramalar yaptılar; travma yaşamış çocukların ve ailelerin ruhsal durumlarını gözlemleyip ihtiyaçlarını belirlediler. Bu çalışmalar, yalnızca anlık destek değil, uzun vadede sağaltıcı adımlar için de yol gösterici oldu.

Adını tek tek sayamayacağımız kadar çok kişi ve kurum elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Çünkü biliyorduk ki, çocukların yeniden gülümseyebilmesi, bu acının en önemli iyileşme adımıydı. Her şey onlar içindi; her şey çocuklar içindi.

Gökhan Zoroğlu (ortada) Hocamız , Değirmendere, Cengiz Topel İlköğretim Okulu bahçesinde sabah sporunda…

Solda Gökhan Zoroğlu, Halil – Y. Deniz Özen ve Mustafa Şarlayan

Gökhan, bölgeden ayrılırken okul defterimize şunları yazmıştı:
“Ekip ruhu bu olsa gerek. Deprem bölgesinin ortasında, insanların dertleriyle ortak; çocukların yanında, beden, müzik ve resimde ve hatta tuvalet temizliğinde hep birlikte. Artçı organizasyonlarda görüşmek dileğiyle.”

Genç Gönüllüler: Gökhan , Emrah ve Birkan…

Gökhan ve Emrah ikinci grup gelen gönüllülerin arasındaydı. Gökhan 19, Emrah 17 yaşındaydı. İkisi de Amerika’ya gitmek üzereyken deprem olmuş; onlar da hemen Çağdaş Yaşam gönüllüsü olarak Değirmendere’ye gelmişti.

Onlarla bölgede sadece bir hafta geçirdik. Ama o kısa sürede çocuklarla inanılmaz bir iletişim kurdular. Çocukların gözlerinde umut, yüzlerinde tebessüm oldular. Ve tabii ki onlara karşı müthiş bir sevgi ve sempati oluştu.

En çok ihtiyaç duyulan dönemde gelmeleri, bölge çocukları için gerçekten büyük bir şans olmuştu. Okulları binbir zorlukla kurmuştuk. Şimdi bölge halkının bizi mecburiyetten -sadece yardım dağıttığımız için- değil; gerçekten sevdikleri için aileden kabul etmeleri gerekiyordu. Ve bunun başarılmasında gençlerin -Gökhan, Emrah, Birkan ve tabi diğer gönüllüler Pelin, Reyhan, Hülya, Mehmet Ali, Aslı v.d.- emeği ve katkısı büyüktü.

Yaka kartı görülen en küçüğümüz Emrah, yanında Aslı, öndeki eli havada Mehmet Ali Öztürk. Ve kolunun üzerinden görünen Duygu Güngör…

Türkçe Öğretmenimiz Reyhan Leflef, gençleri şöyle anlatmıştı:
“Beni en çok etkileyen şeylerden biri Emrah ve Birkan gibi 17-18 yaşlarındaki gençleri tanımamdı. 17 Ağustos’un ertesinde gördüğüm (İstanbul’daki) genç-yaşlı insan manzaraları karşısında bu denli duyarlı genç insanları, özellikle Emrah gibi henüz bir lise öğrencisini orada bulmak benim için ayrı bir ağlama sebebiydi. Vedalaşırken dayanamadım. Yardıma giden ekiplerde gençlerin olduğunu görüyorduk, ancak yine de duyarsız kalan çok insan vardı. Buna hakkım olmadığı halde o dönemde onlara kızıyordum! Orada unutulduğunu sandığım ve unutulduğunu düşünerek üzüldüğüm pek çok insani değerle yeniden karşılaştım.

Beni en çok etkileyen şeylerden biri de herkesin neredeyse çocukları, ailesi en azından bir teyzesi, bir amcası olmuştu… Bir zaman sonra gelen her eşyanın tasnif edilirken hangi çadırdaki genç kızın, genç annenin, kimsesiz kalan çocuğun veya ağlayan annene, babane veya dedenin ihtiyaçlarını biliyorduk.” Soldan ikinci Reyhan Leflef, sabah toplantısında…

“Açıkçası öğretmen olarak giden ancak eşya ve özellikle çamaşır dağıtımında bedenleri tahmin ederek daha başarılı olan bendeniz yine bir gün “abla kaç beden giyiyor kızın” “yenge sana ne lazım” derken; 5,3’lük bir sarsıntı oldu. Ancak ben sarsıntıyı hissetmedim! 0 an çevremde daire şeklinde duran belki on’a yakın kadıncağız bana tutundu. Hepsi elleriyle bana sımsıkı kavrayarak tutunca doğrulduğumda (yere eğilip kalkıyordum çamaşır dağıtırken) gözlerini gördüm. 0 anki surat ifadelerini unutmayacağımı biliyorum. Depremin onlar için ne demek olduğunu gerçek anlamıyla sanki o an anladım.

“Herkese teşekkür ediyorum. iyi ki vardınız, iyi ki varsınız. Halil, Hülya, Pelin, İsmail, Cengiz, Güler, Birkan, Gamze, İlknur, Tuna, Levent, Cihan, Şule, Emrah, Özgür, Aslı, Yakup, Meltem, Deniz, Uğur, Cem, M. Ali… Hepinizi seviyorum ve sizlerle her yerde birlikte olmaya varım.”

* Reyhan da gencecik bir Türkçe Öğretmeni idi. Pelin ile birlikte gelmeye karar vermişler. Ama o, ilk listeye genel merkezce dahil edilmemiş. Pelin’in arkasından İstanbul dar gelmiş, duramamış; iki gün sonra kendi olanakları ile Değirmendere’ye ulaşarak bize katılmıştı. Reyhan da sorumluluk bilinci yüksek, duyarlı, çalışkan ve tabi hepimiz gibi yufka yürekli idi. 30 Ağustos günü sabah sporundan hemen sonra, Kızılay Çadırkenti’ndeki çocuklara okuttuğu İstiklal Marşına çadırkent halkı ve oradaki askerlerin katılması büyük bir sempati yaratmıştı. Çadırken halkının beden ölçüleri konusunda uzmanlaşmış; onların giysilerinin tedarikini sağlama konusunda çok başarılı olmuştu. Kendisinden küçük gönüllülerin Emrah, Birkan, Gökhan’ın sorumluluk bilincini övüp; giderlerken arkalarından depremzede çocuklarla birlikte gözyaşı dökenler arasındaydı.

Çocuklarla Sıcak İlişki

Gökhan ve Emrah, Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nda rehabilite edilmeye çalışılan çocukların spor etkinliklerinden sorumlu ve aynı zamanda İngilizce hocalarıydı.

Her sabah dersler öncesi, her akşam dersler sonrasında beden eğitimi hareketleri ve sportif faaliyetler yapıyorlardı. Bu bazen futbol, basketbol, voleybol; bazen de ip atlama, yakar top gibi oyunlar oluyordu. Resim, müzik, tiyatro oyunları, kil sergileri ve müzik dinletileri de programın bir parçasıydı.

Bu doğallık içinde oynanan oyunlar, çocukların gönüllülere yürekten bağlanmasına neden oluyordu. Özellikle Gökhan Zoroğlu, Emrah Yıldız, Süleyman Dinç, Ali Cengiz Akdeniz, Birkan Tunç ve diğer gönüllüler, çocukları hem bedensel hem ruhsal olarak dayanıklı kılmaya çalışıyorlardı.

Tabi bu doğallık içinde oynanan oyunlar çocukların kafa dengi gönüllülere yürekten bağlanmasına neden oluyordu. Onların katkısı, çocukların yüzünde gülümseme, gözlerinde yeniden umut ışığı haline dönüşüyordu.

Gökhan’ın kankası ve en küçüğümüz Emrah Yıldız, bizden ayrılırken “Deprem Seyir Defteri’ne” şunları yazmıştı:
“Ben küçüğünüz. Çömezlikten depo sorumluluğuna kadar yükseldim, hahaha! Hatta bununla kalmayıp derslere girip İngilizce ders verdik ya… Çarkıfeleğe yeni boyutlar kazandırdık ayrıca. 17 yaşında gönüllünüz Emrah Yıldız. Böyle zor bir durumda benimle birlikte umursayan herkese teşekkürler.”Hayatımın en önemli ve zevkli 6 gününü geçirdim.

*Hem Gökhan hem de Emrah ABD’ye gittiler. Orada yaşıyorlar.

İ.T.Ü. Öğrencisi Birkan Tunç:

“Çocuklarla tek tek ilgileniyorduk. Aramızda psikolog ve benzeri meslekten gönüllüler de olduğundan, çocukların ve ailelerinin psikolojik sorunlarıyla da ilgilenmeye başlamıştık. Hepimizin farklı meslek ve ilgileri olduğundan çocuklara çok çeşitli faaliyetler sunabiliyorduk. Çeşitli yer ve kişilerden birçok yardım geliyordu.”

“Sanırım burada biraz çocuklardan bahsetmem gerekir. Çünkü özellikle Emrah ve Gökhan çocuklarla mükemmel bir ilişki içindeydiler ve çocuklar bu iki abilerine adeta tapıyorlardı. Değirmenderenin çocukları (sebebinin deprem olduğuna pek emin değilim) çok sıcaklardı. Nerde bizlerden birini görseler hemen “ hocam, hocam” diye bağırıp kucaklıyorlardı. Her ne kadar zamanla bu işi abartmış bile olsalar çok sevecenlerdi.”

“Derslerine ( o sıralar sadece çocukları eğlendirmeye çalışıyorduk ve boyna oyun oynatıyorduk) hiç girmememe rağmen benim adımı da öğrenmişlerdi. ( gerçi benim gibi karizmatik bir insanın adını merak etmemek için çok uğraşmak gerekir ya neyse) ve benimle olan ilişkileri de baya sıcaktı. Zamanla her birinin adını öğrenmeye başladım. Burada hepsini yazmak isterdim ama birini bile unuturum diye çok korkuyorum, biliyorsunuz çocuklar hemen küserler sonra.”

“3-4 hafta az mı be, alıştım buraya gitmek istemiyorum. Arkadaşlarım -biraz önce kapı çaldı ve Nafiz benim için yaptığı çalışmayı verdi- ağlamak istiyorum ama biliyorum ki çok zor “ayrılırlarken çocukların ağlamalarını görünce hep kıskanırdım. Ama artık benim için ağlamalarını istemiyorum. Sanırım ben hepsi için ağlıyorum. Çok sevdim burayı, insanlarını, ağaçları, yolları, ayrılamayacam galiba. Şimdi de Özgür verdi. İlk defa duygularım gözlerimden fışkıracak galiba. Daha önce kızgınlık dışında hiç ağlamamıştım…”

Birkan ise birlikte Tuzla’dan yola çıktığımız genç gönüllümüzdü. İ.T.Ü. öğrencisiydi. ÇYDD Tuzla Şubesi Kurucusu Abdullah Tunç’un oğluydu. Önce onu Değirmendere Belediyesi Kriz Masası’nda görevlendirmiştik. Sonrasında ise Cengiz Topel ilköğretim Okulu depo sorumluluğuna atadık. Uzun süre bu görevi sürdürdü. Onun sorumuluğundayken büyük bir intizam ve neşe içindeydi depomuz. Zaman içinde gençlerin “gırgır-şamata” yaptıkları, “şakalaşabildikleri bir gülümseme odası” haline dönüşmüştü.

Birkan’a ilişkin hiç unutmadığım ve hala tebessüm ile karşıladığım bir anım; bölgeye her türlü yardım geliyordu. Bazı yardımseverler bu işi abartarak evlerindeki atılması gereken fazlalıkları çok eski püskü giyecekleri de gönderiyorlardı. Hatta o kadar ki; deprem bölgesinde işe en son yarayacak şeyler de geliyordu. Bu malzemeler seksi dantel iç çamaşırılarından gecelik, sabahlık, kombinezonlara kadar uzanan geniş bir skalaydı.

Birkan bir gün bu eşyaların bazılarını defile olarak gönüllü arkadaşlarına tanıtıyormuş. Bir baktım; ropdöşambr giymiş deponun ortasında defile yapıyor; bölgeye gönderilen gecelik ve sabahlıkları gösteriyor; herkes gülmekten kırılıyordu. Tabi benim buna tanıklık ettiğimi farkedince; bir nevi suçüstü yakalanmış hissiyatıyla hemen defileye son verdi. Ben oradan ayrılınca defileye devam edip etmediğini hiç kimseye sormadım… Birkan en zor bir ayı bölgede geçirmişti. Henüz 18 yaşındaydı. Ne görev verildiyse harfiyen, hatta çok çok fazlasıyla yaptı. Giderken de, deprem gönüllüsü Ceren’in yüzüne karşı söyleyemediği aşkını deftere yazarak; itiraf edip, gidiyordu.

Değirmendere/ Kriz Masası, Birkan Tunç’un yanında abisi Vacit Çelik ayakta…

Bir de Birkan’ın ilk görev yeri kriz masasında birlikte çalıştığı ve çok sevdiği Değirmendere Belediyesi Basın Yayın Şefi Vacit Çelik abisi ve kızı vardı. Onları da şöyle anlatıyordu:

“Kriz masasına yerleştikten 2-3 gün sonra tanıştım kendisiyle ve bayağı da memnun olmuştum bu tanışmadan. Çok dürüst biriydi ve Değirmendere’ nin halkı için durmadan bir şeyler yapmak istiyordu. (…) Anlayacağınız çok sevilen biriydi. Bu sebeple benim de sevmem pek zor olmadı. Belediyenin Basın-Yayın şefiydi. Her yere elinde makinesiyle gidiyor ve ilginç bulduklarını fotoğraflıyordu. (…) **Ezgi Çelik isimli bir de kızı vardı Vacit Abi’ nin. Sanırım 16 yaşındaydı. (…)

Bir süre sonra birlikte çalışmaya başladık. Değişik bir insandı. Sanki hiç deprem olmamış gibi davranıyordu ve ölülerden çok rahat bir şekilde bahsediyordu. Sonuçta o da babası gibi neşe doluydu. Durmadan babasının ne kadar saf olduğunu anlatırdı. Sanırım doğruydu bu, çünkü çok rahat inanıyordu insanlara. Belki insanlar tarafından böyle sevilmesinin nedeni ülkede böyle saf ve temiz insanların az kalmasıydı.

*Birkan Tunç şimdi Amerika’da hatırı sayılır bir üniversitede “yapay zeka” üzerine çalışan bir grubun sorumlu öğretim üyesi olarak çalışıyor. Evli ve iki güzel kızı var.

**Vacit Çelik’in kızı Işıl Ezgi Çelik’in sanat yönetmenliğini yaptığı filme Hindistan AhmedNagar. 4. Uluslararası Film Festivali’nde 3 ödül birden aldı. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Oyuncu… Vacit Çelik şu günlerde Hindistan’da kızı ve torununun yarında bulunuyor. Ocak/2023

Ayaktakiler, soldan Hülya Özen, Pelin Karakurt, Sayme Koşar, Deniz Gürer, Aslı Attar, Dr.Uğur Özkutlu ve Süleyman Dinç

Eskişehir-Bilecik Veteriner Odası Başkanı Deniz Gürer:

“Çöp bacaklı kızlar, genç delikanlılar; yorgunuz demediler!”

“Çocuklar için oradaydık ama gördük ki, dinazorlaşmış resmi kurumların yardım boşaltma, dağıtma, depolama işlerini yapacak kimse yoktu. ” (…) Tonlarca su, bisküvi, eşya, yatak temizlik maddesi taşıyan çöp bacaklı kızlar, genç delikanlılar yorgunuz demediler!

Herkes gibi çocukların da ihtiyacı olan suyu, sütü, bisküviyi tırlardan boşalttık. Hava yağmurluydu, yerler çamurdu, gül bahçesinde gezinir gibiydik her birimiz. Sırılsıklam giysilerimiz üşütmüyor, rahatsız etmiyordu. Çocukların temiz suya, gıdaya ihtiyaçları var. Çocuklar bir an önce sınıflarına, öğretmenlerine kavuşmalı, çocuklar oyun oynamalı, top oynamalı, şarkı söylemeli, gülmeli, daha hızlı, daha hızlı sınıflar hazırlanmalı.Oyuncak ve ders araçlarıyla sınıflar bezendi, gece saat belki bir, kimin umurunda temizlik tamam!”

“İhtiyaçların ve yapılabileceklerin büyüklüğü karşısında gönüllü insanların uykusuz, yorgun ama inanılmaz bir insan sevgisiyle başardıkları herkese yeterli değildi. Ama, yüzlerce çocuk deprem korkusunu atıverdi üzerinden.”

“Artık biz çocukların yüzünde gülücükler açtırmanın tadını biliyoruz!” diye yazıyordu.

* Deniz bölgeye depremin hemen ardından bizimle geldi. Ünvanını, sosyal konumunu… dışarıda bırakıp, yüreğinin tüm güzelliğiyle, fedakarlığıyla, insan sevgisiyle… geldi. Her işe koştu. Yorulmadı, yılmadı. Kişiliğinin olgunluğu yaptığı her işe yansıdı. Bizimle en zor ilk haftayı geçirdi. O da bizim için“Unutulmazlar” arasına katıldı.

Sayme Koşar (Dörtler Dershanesi, Tarih Öğretmeni) ise o günleri şöyle aktarıyordu:
“O gün orada gördüklerim bana unutulmaz bir ders oldu. Hiç kimseyi temizlikten, ağır işten kaçarken görmedim. Çamurda, yağmurda, kokuya aldırmadan her işe koştular. Bir öğretmen olarak ben de onların bu tutkusundan ilham aldım. O çocukların ve gençlerin bu azmi, bu ülkenin en büyük umudu olduğuna inancımı pekiştirdi.”

* Sayme Hocamız, depremin hemen ertesinde 24 Ağustos’ ta bölgeye ilk ekiple gönüllü geldi. En zor bir haftayı geçirdi. Güzel yüreği ve tecrübesiyle hepimize moral verdi, direnme gücümüzü arttırdı. Daha sonra Gölcük’teki merkezin kurulma aşamasında yine yardımımıza koştu. Bizimle bir hafta daha geçirdi. İyi ki varsınız hocam… İyi ki siz de bu ülkede yaşıyorsunuz… İyi ki öğretmensiniz… Öğrencilerinizin ve bizlerin insanlık adına sizden öğreneceği ne çok şey var…

Serap Aydın/ Emekli Öğretmen

O korkunç 17 Ağustos gecesinin ilk şokunu atlattıktan ve yıkımın, kayıpların büyüklüğünü gördükten sora pek çok kişinin kendi kendine sorduğu soru ben ve yakın çevremdeki tüm arkadaşlarımla da birbirimize sormaya çalıştık. Ne yapabiliriz, depremzedelere nasıl ulaşabiliriz?

Önce derneğimizdeki yardım kampanyalarıyla işe başladık. Ama ruhumuz ve gönlümüz bunun yeterli olmadığını daha aktif çalışmamız gerektiğini söylüyordu. Genel merkezin koordine ettiği bir ekiple Değirmendere çadırkentini kurmak üzere 24 Ağustos bir akşam üzeri İstanbul’ dan hareket ettik.

Ama sonuçta onlar çocuktu ve kendileri ile ilgilenildiğini görünce bizlere çok sıcak yaklaştılar. Hemen aramızda sıcak bir iletişim kuruluverdi. O gün öğleden sonra çadırımız hazırdı. Öğrencilerimiz büyük bir merakla bekliyorlardı.İstanbul’ dan götürdüğümüz oyuncakları, tişörtlerin dağıtımı ilişkimizi iyice yakınlaştırdı.

*Serap Hocamız da, Sayme Hocamız, Ayten Hocamız gibi depremin hemen ertesinde 24 Ağustos’ ta bölgeye ilk ekiple bizimle birlikte gönüllü geldi. En zor bir haftayı geçirdik birlikte. Onlara Kızılay Çadırkent rehabilitasyon merkezini emanet edip; Cengiz Topel İ.Ö.Okulunu düzenlemiştik. Onlar da tecrübeleriyle güzel kalpleriyle ve öngörüleriyle hepimize moral verdi, yol gösterdiler. Bizim o koşullada dik durmamızı sağladılar. Direnme gücümüzü arttırdılar. Daha sonra Gölcük’teki merkezin kurulma aşamasında yine yardımımıza koştular. Bizimle çok zor bir hafta daha geçirdiler. İyi ki varsınız sevgili hocalarım. İyi ki siz de bu ülkede yaşıyorsunuz… İyi ki öğretmenimizsiniz… Öğrencilerinizin ve bizlerin insanlık adına sizlerden öğreneceği ne kadar çok şey var…

Sol başta Pelin Karakurt, Aslı Attar, Süleyman Dinç, ayaktaki Ayten Oral hocamız, ve arkası dönük Cem Sürüü

Pelin Karakurt, (Edebiyat Öğretmeni) ;

Pelin ilk gönüllü grupla birlikte sadece üç günlüğüne bölgeye gelmişti.

Pelin: “Bu üç günden sonra da hiç birimiz geri dönemedik. Zaten yeni gelenleri adapte etmek, işe alıştırmak, iş bölümü yapmak binlerce şeyin yerini öğretmek, çocuklarımızı ve problemlerini onlara da tanıtmak biz kıdemliler olmadan mümkün olmuyordu. Ayrıca buraya verdiğimiz emeği ve aşkı düşündükçe bırakıp gitmek bir türlü içimize sinmiyordu. Böylece ben ve bir çok arkadaşım neredeyse on gün yıkanmadan, taranmadan, dinlenmeden Değirmendere’ de kaldık. Artık evimiz saydığımız okulda yatıyor artçılarda yerimizden bile kalkmıyorduk.” diye yazmıştı.

Okulların açılması üzerine mecburen görevlerinin başına dönen Pelin ve Reyhan, okullar artçı depremler nedeniyle tatil edildiğinde hemen soluğu bölgede almışlardı. Bu ikinci gelişlerinde ise:

“Tatil gününde geldiğimiz için dertleşecek ve çocuklarla sohbet edecek çok vaktimiz oldu. Gece depremzede çadırında Ferdi’nin elleri ellerimde, kardeşi Erdi’ nin başı dizlerimde ailece çay içtik. Baba: “bizim tarlada kulübemiz var ama çocuklar okulu seviyorlar diye gidemiyoruz” diyordu.

“Hocam ben Çağdaş Yaşam Okulu’ ndan Elif” diye telefon açıp: “ Ne zaman geleceksiniz? Söz vermiştiniz!” cümlesiyle beni yollarda ağlatan kızımı da gördüm hemen o gece.

Kadir’ i sigara içerken bir kez daha yakaladım. Seçil benim şerefime, oğlanları haklayıp kızların gücünü ispat etti yeniden. Burçak da taşınmış, üst çadırkentteki hamile kadın kız doğurmuştu.

Bizim ekip seramik sergisi açmış, tiyatro gösterisi hazırlamış, öğretmenleri Cengiz 1 gün diye gelip buradan bir hafta geçmesine karşın ayrılamayınca işinden kovulmuştu!”

“Gönülden veriyorsanız hiç bir zaman çok fazla vermiş olmuyorsunuz. Bu yaşadıklarımızı, sevgi dolu yürekleri, tükenmek bilmeyen enerjileri ve yorulmayan beyinleri ile paylaşılır hale getiren tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Gölcük / Değirmendere, Cengiz Topel İ.Ö.Okulu, Pelin Karakurt, Hülya Özen ve Halil Özen

Son olarak bizler Ç.Y.D.D. vasıtasıyla oraya gitmiş insanlardık. Bizlere hayatımızın belki de en anlamlı deneyimi ve aynı zamanda üstesinden gelinmesi en zor işi olan bu çalışmayı hem bizlere birer önder olan, hem de dostlukları ve sevecenlikleri ile kalbimizde taht kuran Halil Özen, Hülya Özen çiftine tüm içtenliğimle teşekkür ederim.” diye yazıyordu.

*Pelin gencecik bir Edebiyat Öğretmeni. Bölgeye bizimle beraber ilk gönüllü grupla geldi. 3 gün sonra dönecekti. Daha sonra bölgeden  kopamayacağını anlayınca eşi İsmail ve kardeşi Reyhan’ı bir nevi “yanına tayin ettirdi” Okullar açılıncaya kadar bölgede sürekli kaldılar. Daha sonra da ellerini Değirmendere’den hiç çekmediler. Okullar açıldıktan sonra, fırsat buldukça defalarca geldiler. Pelin yaşından beklenilmeyecek azmi, sorumluluk duygusu, özverisi ve çalışkanlığı ile sadece bizim için değil, oradaki yüzlerce çocuk ve aile için de “Unutulmazlar” arasına girdi.

Çiğdem Yenidoğan/ Sosyolog/ Gönüllü…

Burası Türkiye’ ydi. Derin uykulara tekrar tekrar dalmak bir alışkanlıktı.

“Türkiye 17 Ağustos depremiyle derin bir uykudan uyandı.” Ne kadar çok duydum bu cümleyi. Trajediler ülkesi Türkiye’ nin en büyük trajedisine yakışır cümleler vardı herkesin dilinde.

Derin bir uykudan uyandık. Uyanmadık denilemezdi. Yardımlar toplandı, devletin yapamadıklarına nispet, herkes üzerine düşeni yapmaya çalıştı. Uyanmadık denilemezdi. Hiç olmazsa bölgeden dönenlere sordular “ nasıl oradaki insanlar, ne haldeler?” Üzüldüler, kızdılar, sevindiler. Ama çoğu bilemezdi, bu kadar kolay kapanmazdı bu yara. Ne kadar sorsalar da, tahmin etseler de enkazdan çıkan bir çocuğun gözlerini anlatamazdı dönenler. Bilemezlerdi… Burası Türkiye’ydi. Tüm sosyal yaraların, travmaların yaşandığı çadırkentteki sorunların artarak devam edeceğini, daha önceden yapmamız gereken bir çok şeyin burada süreklilik kazanarak devam etmesi gerektiğini bilemezlerdi. Burası Türkiye’ydi. Derin uykulara tekrar tekrar dalmak bir alışkanlıktı.

* Çiğdem bölgeye depremin hemen ardından bağımsız olarak gönüllü çalışmak üzere gelmiş, Eylül ayı gibi bize katılmış, 25 yaşında gencecik bir Sosyolog. Değirmendere Rehabilitasyon Merkezi’ne verdiği emeği ve bölge insanı için çırpınışını kelimelerle anlatmak imkansız. Depremin üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Çiğdem hala Değirmendere Rehabilitasyon Merkezimizin temel direği… 0 olmasa her şey daha da zor olurdu. 23 Nisan, 29 Ekim, Yılbaşı, Kurban Bayramı gibi özel günlerde bölgedeki organizasyonu gerçekleştiren gönüllülerimizden biri de Çiğdem idi. O da 99′ depreminin “Unutulmazları” arasına girdi.

Cüneyt Yüksel / Gönüllü / Öğrenci.

“Biz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Gönüllüleri olarak (Haluk, Ceylan, Cüneyt, Yüksel, Tuğçe Şen, Nazlı Alptekin ve Aydın Arda) 12 Kasım 1999 günü akşamı olan Düzce depremi sırasında Şirinköy Çadırkentte bulunuyorduk. Deprem olduktan 1 saat sonra arama-kurtarma çalışmalarına katılmak üzere bir grup depremzedeyi de yanımıza alarak Düzce’ ye hareket ettik.

45 yaşında bir bayanın çıkartıldığı yönünde haber geldi. Bu haber ekibimizi, bize yardım eden diğer ekipleri ve halkı sevince boğdu. Ve bundan aldığımız moralle 2 saat içerisinde biri 18 yaşında erkek ve ikisi 17 yaşında kız olmak üzere üç depremzede de canlı olarak kurtarıldı.”

*Cüneyt gencecik bir üniversite öğrencisi. Gölcük Şirinköy’de bizimle çalışırken, Bolu depremi oldu. Görevlendirdiğimiz bir grup arkadaşıyla derhal oraya gidip enkaz çalışmalarına katıldılar. 4 kişiyi canlı olarak kurtarmayı başardılar. Ve sonra Şirinköy’e dönüp oradaki görevlerine devam ettiler. Yürekleri soğumuş duygularını yitirmiş olan koca koca adamların bu gencecik çocuklardan öğrenecekleri ne çok şey var.

Cihan Bingöl / Gönüllü / Yüksek Denizcilik Okulu

“İşte bu noktada devlet, mağdurlara bütün yaraların sarılacağına dair bir sürü söz verdi. Fakat hepimizin gördüğü gibi yetersiz kaldı.

Bu yetersizliği gören bizim gibi duyarlı insanların oluşturduğu Sivil Toplum Örgütleri yüzlerce, binlerce insanı bir araya getirip, devletin yapamadığı eksik kaldığı noktalarda insanlara yardım etmeye çalıştı. Bende 3.5 aydır Ç.Y.D.D. Tuzla Şubesi bünyesinde Değirmendere Kızılay Çadırkent’ te ve Mehmetçik Çadırkenti’nde çalışmaktayım. 3-5 ay öncesine baktığımda bu güne kadar epey yol aldığımızı görüyorum.”

* Cihan bölgeye depremden iki ay sonra Ekim ayında 5 gün kalmak üzere gelen ekiple gönüllü olarak geldi. Bu yazıyı yazdığında Aralık’99 idi. Şu anda okumakta olduğu Denizcilik Fakültesi’ne sınavdan sınava gidiyor. Hala bölgede Değirmendere Rehabilitasyon Merkezi’nde gönüllü olarak çalışıyor. Özel günlerde , Yılbaşı, Kurban Bayramı, 23 Nisan, 29 Ekim vb. organizasyonlarda Tuzla- Değirmendere arasında köprü vazifesi görüyor. O da “Unutulmazlar” arasında…

Gölcük / Değirmendere ilk ve ikinci grup gönüllülerimizin listesi…

Birkan Tunç’un gözünden gönüllüler:

Mehmet Ali Öztürk: “Mehmet Ali (tanıdığım en mükemmel coğrafya hocası)”

Yakup Akbaş / Meltem Kocaman: “Yakup, Siyasi Bilimler öğrencisiydi ve bunu hep belli ederdi. Boyuna siyaset yapar ve birilerine çatmadan duramazdı. Hele bir de Aslı ile birlik olduklarında karşılarındakilere acırdım. 0 da diğerleri gibi çok iyi bir insandı. Meltem’ de bunu anlamış ve aralarında sıcak ilişkiler başlamıştı. “

Güler Şentürk: “Güler, psikoloji mezunuydu, ama garibim işsizdi. Mesleğini orada pek kullanmıyordu. Daha çok çadır kreşin yönetimiyle ilgilenirdi. Onunla uzun bir süre beraber olma şerefine nail olmuştum. Gerçekten çok ama çok değerli bir insandı.”

Aslı Attar / Gönüllü / Sinema – Tv. Öğrencisi

“Aslı da sinema-televizyon öğrencisiydi. Yaşından daha büyük gösteriyordu ama genç olduğunu hep belli ederdi. Yeni gelen her gruba ilk gün temizlediğimiz pislikleri anlatıp durur ve onlardan da hep çok çalışmasını isterdi.

Çok ama çok sevecen ve iyi kalpli olduğunu söylemek sanırım abartı kaçmaz.”

Cem Sürücü / Gönüllü / Sinema-Tv

“Cem sinema-televizyon mezunuydu. Söylediğine göre “Gemide” filminde yönetmen yardımcılığı yapmış.

Biraz despot biriydi ama hiç bir zaman kırıcı olmadı. Ayak işlerini kesinlikle kendisi yapmazdı. Genelde bana yaptırıyordu. Çok iyi bir muhabbeti vardı. En sevdiğim kişilerden biriydi.”

Deprem Sonrası Gönüllülerin Çocuklarla İlgili Tanıklıkları

Hocaların Sesi: Sınıflardan Notlar

Sahadaki hocalar ve gönüllüler, çocuklarla “insan gibi” temasın nabzını tutuyordu: Deprem bölgesinde görev yapan gönüllülerin ortak görüşü, çocukların sadece barınma ve beslenmeye değil; sevgiye, ilgiye, oyunlara ve güvene ihtiyacı olduğuydu. Onların yeniden gülümsemesi, gönüllüler için en büyük mutluluktu.

Zeynep Kılıç (12.09.1999): “Buraya ilk geldiğimde okul moduna sokulmuş sanmıştım; sonra anladım ki burası okuldan daha farklı bir ortam. Çocuklara kendin gibi davrandıkça sonuç iyileşiyor.”

Nilüfer Köseoğlu (12.09.1999): “Biz onları ‘okul eğitimi’ne sokmadık; sohbet, oyun ve akışla oyaladık. Çocuklar ayrılırken anladık ki amaca yaklaşmışız.

Yeşim Devrim Yavuz (26.09.1999): “Sınıf defterleri bizden sonrakiler için altın değerinde. Ödülle uslandırmak yerine katılımı doğru yöntemle kurmak gerek.”

Rıza Bengi (28.09.99): Çocuklar hiç günahsız dünyanın en masumları onların acılarını biraz olsun azaltabilirse sanırım yapılabilecek en iyi şey toplum olarak umarım daha güzel günlerde karşılaşırız.

Derya Duyar (Uludağ Ü., 24–26.09.1999): “ Öğrenciler her gün biraz daha değişiyor. İnanıyorum ki bu çocuklar emin ellerde böyle bir ortamda uzun süre eğitim aldıklarında geleceklere bir nebzede olsun değişecektir.”

Serden Öz Akar, (14-9-99‘): Bu güzel çadırda birçok şeyi paylaşmayı ve çocuklarla uğraşmayı öğrendim. Buradaki çocuklar hepsi birbirinden tatlı ve güzel. Her şeyden önce deprem streslerini üstlerinden atmak için var güçleriyle çabalıyorlar. İnşallah biz de, bizim gönüllü güzel insanlar bu ve bu tür projelerde yer alır. Bu güzel çocukları biraz daha deprem stresinden uzaklaştırabilir.

Gamze Olcay: Okulun ilk günlerinde ömrümün ilk kez çocuklarla en yoğun iletişim tecrübesinde yaşamış oldum. Yorgun ama pişman değilim. Tüm arkadaşlara sabır ve başarılar diliyorum. Bir an önce bir prefabrik düzene ve yalıtıma kavuşmasını istiyorum.

Taci Yücedere (saha tanıklığı): “Cengiz Topel İlkokulu’ndaki gönüllü arkadaşlarınız depremzede çocuklara anne–baba şefkati gösterdi; o sahneleri ömrümce unutmayacağım.”

Jülide Çeliker (18.09.1999): “Güzel bir organizasyonla topluma hizmet ediyorsunuz; gece–gündüz buradasınız. Çabanız toplum adına kıymetli.” “Çocuklar hepsi birbirinden tatlı. Deprem streslerini atmak için var güçleriyle çabalıyorlar. Biz de onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz.”

(Latife Çelik, 10.09.1999) Bu mükemmel çocukları topluma kazandırmak için elimizden ne gerekiyorsa yapmalıyız. Onlara dostluğu, paylaşmayı, dürüstlüğü, arkadaşlığı öğretelim. Sevgiyi öğreterek güzel bir gelenek oluşturalım.” Yüzlerce bu minvalde yorum yapılmıştı.

Oya Çolpan / Halkla İlişkiler Uzmanı / Gönüllü

“Bence, Gölcük’te Melek Oya abla! Bunlar Kanatsız Melekler!”

“ÇYDD derneğinin mükemmel derecedeki yardımlarında ben bir damla oldum. Yine onların sayesinde isimsiz bir sürü kahraman diye nitelendirebileceğimiz insan var.

Daha doğrusu isimlerini benim bilmediğim ama bildiklerim var ki Oya Hanım. Gıpta ile baktığım, bulduğu güce şaşan kastının, çadırın içinde tüm organizasyonların baş yapımcısı diye gördüğüm ve bence ve Gölcük’te Melek Oya abla.”

“Sevgili Oya Çolpan yüreğindeki sevgi sıcaklığının hiçbir zaman eksilmeyeceğini bilerek; çok güzel düşünmek ve ilgili önerileri üretmek konusunda uzman.” (Rıza Bengi 28.09.99)

Sağda, Başaran Dal çocukları izliyor.

“Cem Bey, buradaki her şeyi ne iş olsa yaparım abi diye şakaya vurmuş. Ama ondaki sabır ve çalışma azmi, Oya Hanım ve o tek kelime, bunlar kanatsız melekler ve diyebilirim ki bunlara sonsuz teşekkürler.

Sağlıkçımız Başaran Bey, çadırımızdaki herkesin en ufak bir sıyrıkta dahi, sürekli Başaran abi sesiyle hazır ve nazır bulunan, gecenin kör karanlığı her türlü sağlık problemlerine çok çok bambaşka yaklaşan, aslında küçük bir sır, benim kurtarıcı meleğim, bencillik yapmayayım.

Hepimizin melekleri Oya, Cem, Başaran ve haftalık veya günlük, canı gönülden yardım için gelen, bu üç meleğin ellerinden tutup, onların da yükünü hafifletebilmek için çırpınan tüm yardımseverler, yardımsever siviller, devlete yapamadığı yardımı yüzüne vurmak niyetinde değil.” Nuray Karabek. 21.09.1999

Başta Başaran ve Suat Hanım olmak üzere bütün gönüllüleri çok sevdim. Ve güven dayanışma adına çok umutlandım. En kısa zamanda tekrar birlikte olmak dileğiyle Nesrin Fındık.

Oya Çolpan’ın Mektubu – Münih’ten Bir Ses

Münih, 10.12.1999
Konu: Deprem sonrası Gölcük Gözlementepe bölgesinde yapılan çalışmalar

17 Ağustos depreminden yaklaşık on gün sonra, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin deprem bölgesinde çalışmak isteyen gönüllüler için düzenlediği kampanya kapsamında önce Değirmendere’de, ardından da Gölcük Gözlementepe’de kurulan Deprem Bölgesi Çocukları Rehabilitasyon Merkezi’nde yaklaşık yedi buçuk hafta görev yaptım.

Çalışmalarımız, ÇYDD Tuzla Şube Başkanı Halil Özen sorumluluğunda, genel merkezden gelen gönüllü arkadaşlarla birlikte yürütüldü.

Genel olarak görevlerimizi şu başlıklar altında toplayabilirim: Çadır Okul, Bölgedeki halkla ilişkiler, Sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkiler, Askerlerle koordinasyon, Gönüllülerle ilgili çalışmalar (bilgilendirme, eğitim, psikolojik destek, organizasyon)

Gölcük / Gözlementepe Rehabilitasyon Merkezimize gelen ilk ve ikinci grup gönüllülerin listeleri…

Çadır Okul

CarrefourSA’nın sağladığı 1200 m²’lik büyük bir çadırda, 0–15 yaş arası 700 ile 900 çocuk arasında hizmet verdik.

Okul Öncesi Çocuklar (0–5 yaş)

Bu yaş grubundaki çocuklar için bir ana sınıfı açtık. İstanbul Üniversitesi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü Başkanı ve öğrencileri bu çalışmayı yürüttüler. Ana sınıfımızda 40–70 çocukla ilgilendik. Amacımız, çadır kentte yaşayan ailelerin çocuklarını günün belli saatlerinde güvenle emanet edebilmeleri, kendilerine nefes alma ve işlerini görme fırsatı bulmalarıydı. Aynı zamanda çocukların deprem psikozundan uzaklaşmalarına, normal yaşantıya yeniden uyum sağlamalarına yardımcı olmak istiyorduk.

İlköğretim Çağındaki Çocuklar

Okula gelen diğer çocukları yaş gruplarına ayırarak 8 sınıf daha oluşturduk. Bu sınıflarda gönüllülerimizden öğretmenler, öğrenciler ve farklı mesleklerden arkadaşlar görev aldı.
Klasik derslerden farklı olarak: Resim, müzik, el becerileri, Çocukların isteğine bağlı olarak kompozisyon, hayat bilgisi, matematik tekrar çalışmaları yapıldı. Spor aktiviteleri, izcilik grupları, drama ve tiyatro çalışmaları da gönüllü uzmanlar tarafından yürütüldü.

Çocukların yaptığı resimler, kompozisyonlar ve kil-kâğıt çalışmaları arşivlenerek, ileride açılması planlanan bir sergi için genel merkeze gönderildi.

Günlük Program

09.00 – Çocukların çadıra kabulü, 10.30–11.00 – Beslenme saati (süt, meyve suyu, bisküvi, kek), 12.00–13.00 – Öğle tatili (hem çocuklar hem de gönüllüler için), 13.00–16.00 – Öğleden sonraki çalışmalar, 16.00 – Çocukların çadırlarına dönmesi, ardından sınıfların temizliği ve günlük raporların yazılması

Özellikle belirtmek isterim ki, çocuklarla ilgili sınıf çalışmaları saat 16.00’da sona eriyordu. Ancak biz gönüllülerin deprem bölgesindeki görevleri bununla bitmiyordu.

Çadır Okulun Ötesinde

Deprem bölgesindeki çalışmalarımızın büyük bölümünü çocuklar oluşturdu. Ancak bunun yanında; Halkın temel gereksinimlerinin karşılanması, yardımların indirilmesi ve depolanması, Sağlık ve psikolojik destek sağlanması, Çadır kentte yaşayanlarla ilgili istatistiksel veri toplanması, Basın, ziyaretçiler ve yardım kuruluşlarıyla iletişim, Çadır içi günlük işlerin organizasyonu gibi görevleri de üstlendik.

Dolayısıyla günümüz çocuklarla sınıfta 16.00’da sona erse de, bölgedeki diğer çalışmalarımız çoğu zaman gece saat 02.00–03.00’e kadar devam ediyordu.

Kapanış

Yaklaşık yedi buçuk haftalık bu süreçte, çocukların gülüşlerinde yeniden umut yeşermesine, ailelerin güven duygularını tazelemesine, bölge halkının dayanışma içinde toparlanmasına tanıklık ettim. Çadır Okul yalnızca bir eğitim mekânı değil, aynı zamanda umudun yeniden inşa edildiği bir merkez oldu.

Bu raporu Münih’ten, 10 Aralık 1999 tarihinde, yaşadıklarımızı unutmamak ve unutturmamak için kaleme alıyorum.

– Oya Çolpan / Okul Müdürü

Oya ile ilgili yazılacak çok anım var. Deprem olunca Almanya’dan Türkiye’ye yardım edebilmek için gelmiş. Genel merkezin çağrısı üzerine başvurusunu yapıp, 2. grup gönüllüler arasında Gözlementepe’ye ulaşmıştı.

Fedakarlığı, çalışkanlığı, disiplini ve anlayışı ile hemen bizden biri olmuştu. Hülya, Aslı, Cem, Birkan yani bütün gönüllüler onu benimsemiştik. Onunla ilgili anılarımdan sadece birini anlatsam, nasıl biri olduğu konusunda fikir sahibi olursunuz, sanırım.

Gözlementepe Çadır Okulunu 1 Eylül 99’da açmıştık. Gazete ve Tv’lerde bu açılış haberleştirilmişti. Yerli ve yabancı gazeteciler, televizyonlar, iş insanları, sanatçılar kısaca herkes hem yardım etmek, hem de merak ettiklerinden gelip çadır okulumuzu görmek istiyorlardı.

Bir gün kuvvet komutanlarının ve yüksek rütbeli askerlerin eşlerinden oluşan kalabalık bir grup, neler yaptığımızı merak ettikleri için Gözlementepe’ye gelip okulumuzu görmek istemişler. Kendilerini karşılayan askerler tarafından içeri alınıp; 70-90 çocuğun bulunduğu kreş sınıfına sokulmuşlar. Asker eşleri çocuklarla konuşmaya başlamış. Tabi kreş öğretmenlerimiz böyle kelli-felli bir grubu görünce ne yapacaklarını bilememişler; ses çıkaramamışlar. Fakat biri gelen ziyaretçileri Oya’ya bildirmiş. Peki sizce. Oya ne yapmış? Normalde onlara hoşgeldiniz deyip; yaptıklarımızı anlatması gerekirken; Oya hoşgeldiniz dedikten sonra, daha önceden hazırladığımız ve sınıf girişlerine astığımız “ziyaretçilerin uyması gereken kurallar” duyurumuzu göstererek onları çadır dışına davet etmiş. isterlerse öğlen tatili saatlerinde gelebileceklerini belirtmiş. Ve gerçekten de o grup öğlen gelip Oya’nın nezaretinde okulu gezmişler ve çocuklarla, gönüllülerle sohbet etmişler.

Yani Oya için kurallara uymak, insanlara, çocuklara saygılı olmak mutlak bir kuraldı. Birincisi, çocuklar başkalarına acındırma nesneleri olarak sergilenemezdi; ikincisi onların onurunu kıracak hiç bir uygulama- ortalık yerde hediye verme vb.- yapılamazdı. Kurallar nasıl bizler için geçerliyse, her türlü asker, siyasi, hatırlı sivil içinde geçerliydi. Ve kurallar mutlaktı. Zaten Oya’nın bu yanını gördüğümüz için onu hemen okul müdürü yapmıştık. 2 ay bizimle birlikte Gözlementepe de okul sorumlusu olarak görev yaptı. Onu yakından tanıma fırsatı bulan gönüllüler ona melek Oya adını taktılar. “Unutulmazlar” dan biri de bizim ve bölge halkı açısından oydu. O olmasaydı ne yapardık bilmiyorum?

Sürecek!

📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma

* Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.

Çağdaş Tuzla Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Exit mobile version