Bu özel anlatı, deprem gerçeğini ve toplumsal dayanışmayı gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut arşiv dosyasının bir parçasıdır.
Zamanın tutsak edildiği gece!
O gece saat 03.02’de sadece yer değil, zaman da sarsıldı. Saniyeler, dakikalar, saatler yıkıntıların altına gömüldü. Sonra hiçbir şey ilerlemedi. Sanki zaman, enkaz altında kalan insanlar gibi nefesini tutmuş kurtarılmayı bekliyordu.
Bir gönüllü anlatmıştı: “Depremin olduğu geceden sonra gün doğdu mu, batmadı mı, anlayamadık. Güneş doğdu ama o gün hiç bitmedi.”
Saatlar çalışıyordu belki ama, zaman orada yüzbinlerce insan için durmuştu.
Çok sevdiklerini kaybeden kimilerimiz için 27 Aralık Erzincan, kimilerimiz için 17 Ağustos 99′ Gölcük, kimilerimiz içinse 6 Şubat Kahramanmaraş-Hatay depremleri hâlâ sürüyor; hâlâ sabaha kavuşmuyor kimilerimiz için geceler!
Bu yazı, bir deprem yazısı değil yalnızca.
Bu yazı, zamanın başına gelenleri de anlatıyor aynı zamanda.
Bir kentte zamanın nasıl aktığını, bir gece yarısı nasıl durduğunu, ve enkazın altından nasıl kurtarıldığını… Depremden önce Gölcük/Değirmendere’de zaman akıyordu kendi halinde… Hayallerle, broşürlerle gelecek tasavvurlarıyla planlanan bir zaman.
Depremle birlikte durdu; dondu. Toprağa girdi. Denize gömüldü. Heykellerle, mezarlarla, enkazla birlikte o da sustu. “Tahta boşa düştü.” Devletin hızla gelemediği yerde “saatler izinsiz çalıştı” belki ama hayat ilerlemedi. Yaralar sarılamadı.
Sonra ‘o güzel insanlar o güzel atlarına binip’ gönüllü olarak binlercesi geldiler. Zamanı da düştüğü yerden; yıkıntıların içinden hep birlikte çekip çıkardılar. Önce ağır ağır, sonra biraz daha hızlı akmaya, yaraları sarmaya başladı zaman.
“Siz hiç zamanın durduğunu; ‘tahta boşa düştüğünü’ gördünüz mü?”
“Ben gördüm. Gölcük’te, Değirmendere’de gördüm.”
5 Gün mü Geçti, 5 Yıl mı?
Deprem bölgesinde gönüllü herkes aynı şeyi söylüyordu: “Beş gün mü geçti, beş yıl mı?” Çünkü günler birbiriyle karışmıştı. Yorgunluk, uykusuzluk, acı ve umut birbirine dolanmıştı. Yumak olmuştu. Bir gün sabahla başlıyor, ertesi günün akşamında bile hâlâ aynı yerdelerdi.
Bir gönüllü şöyle yazmıştı deftere: “Sanki zaman göçük altında kaldı.
Bir saat bir ay gibi, bir gün bir yıl gibi geçiyor. Bugün yaptığımızı, akşam olunca; sanki haftalar önce yapmışız gibi anlatıyoruz.”
Bu cümle, o dönemin hafızasında yankılanan en çıplak gerçektir: Saatler çalışıyordu belki ama, zaman akmıyordu. İnsanlar yaşadıklarını değil, yaşadıklarının süresini unutur olmuştu.
Onun için depremin ilk günlerini, ilk haftalarını yaşamayan gönüllüler deprem gerçeğini hissedemezdi. Hep bir önceki günden daha iyiye doğru giden- ki, yıkıntılardan insan çıkarmak, sevdiklerini yıkıntıların başında aramak; elektriksiz, susuz, evsiz, tuvaletsiz, yemeksiz, ceset kokuları arasındaki – koşullarda bir araya gelenleri, iyi kötü bu sorunlar çözüldükten, acılar nispeten hafifledikten sonra bölgeye gönüllü gelenlerin anlaması imkansızdı.
Nasıl biz, sevdikleri göçük altında kalan o insanları, onların anne, baba, ve kardeşlerini anlayamaz isek; onlar da, hiç görmek istemedikleri şeyleri görmek zorunda kalan depremin ilk günlerinde henüz dumanı tüterken bölgeye gelen -biz, ilk grup gönüllüleri anlayamazlardı. Yapılanları kavrayamazlardı. Gerçekten de her gelenin bir önce geleni anlamasının zor; hatta imkansız olduğu koşullardı; günlerdi.
Sonraki günlerde her yeni gelen grup, doğal olarak miladı kendileriyle başlatma eğiliminde oluyordu. Bu yaklaşım, hem o güne kadar elde edilmiş kazanımların nasıl başarıldığını ve başaranları küçümsüyor; hem de o ana dek oluşan bilgi birikimini, çok zorluklarla kurulan düzeni yok sayma eğiliminde oluyordu. Ayrıca her gelene baştan her şeyi anlatmak ve göstermek enerjimizi yok ediyordu.
Allahtan biz bu sorunları, arkadaş ve gerçekten samimi dost olduğumuz ilk gelen gruplar içindeki gönüllülerden -ilk üç, dört gönüllü grubu- Tuzla ÇYDD şubemize üye yaparak, -30-40 kişilik- oluşturduğumuz çekirdek gönüllü kadro aracılığı ile çözmeyi başarmıştık. Yoksa 3-5 günlüğüne bölgeye gelen gönüllüler her seferinde yeni başlangıç yapmaya kalksa bölgede tutunmak imkansız olurdu.
Zaman da, hayata dönüş hızına paralel işlemeye başlamıştı. Ağır çekim bir film izliyormuş gibiydik. Yüksünmek aklımıza bile gelmiyordu. Çünkü böyle bir şeyi, durup düşünmek için zamanımız yoktu. Yapılması gerekenler vardı. Ve o an yapılmalıydı. Çadır kurmak, çocukları oyalamak, mutfaklardan çadırkentlere yemek taşımak, yardım boşaltmak, su taşımak, temizlik yapmak, yardım dağıtmak, sevdiklerini kaybeden acılı ailelerle ilgilenmek çevre çadırkentlerdeki ihtiyaçları saptamak ve oralara da yardım götürmek, rehabilitasyon merkezlerini çoğaltmak….
Hepsi bu kadar. Yapılması gerekenler yapılacaktı. Ve yaptık; aramızda hiyerarşi kurmadan; kimseden emir almadan; kimseye emir vermeden; kimseye kendimizi küçümsetmeden; kimseyi küçümsemeden… Her sabah gerçekleştirdiğimiz toplantılarda yapılacaklar aciliyete göre sıralanıyordu. Herkes bir tarafa dağılıyor; işini yapmaya gidiyordu. Kimimiz merkezlerde öğretmenlik yapıyor; kimimiz temizlik; kimimiz dağıtım, kimimiz su taşıyor malzeme indiriyor, kimimiz gelen ziyaretçilerle ilgileniyorduk. Ve gün içinde birbirimizle konuşma fırsatı bile bulamadan; ilk 2-3 haftayı geçirmeyi başarmıştık.
Ben, Çydd Tuzla Şube Kurucu Üyesi eşim Hülya Özen ile birlikte bölgeye gitmiştim. Ve onunla gecenin saat 03:00’den sonra ancak Karmen kırmızısı Reno 19 Europa arabamızın – ki depremin bütün yükünü taşımış; çadırkentler arasında mekik dokumuş; Başaran’ın Beyaz Land Rover’ı gibi elimiz ayağımız olan bir araç. Her türlü yükü taşıyor geceleri de konut vazifesi görüyordu.- koltuklarında heykel gibi oturup uyurken bir araya, yan yana gelebiliyorduk. Üzerimize battaniye alıyor. Sabahları erkenden üşümüş olarak kaskatı kalkıyor ve sıcak bir bardak çayı nasıl; nereden buluruz diyerek günü başlatıyorduk. Yani bütün gönüllüler nefeslerimizi tutmuş; bu kötü günlerin geçmesi için normal hayatımızın lükslerinden tamamen vazgeçmiş olarak; elimizden gelen her şeyi yapıyorduk.
Bölgeye; günü birlik, 2 – 3 en fazla 5 günlüğüne gelenler için çok fazla sorun yoktu. Bölgeye destek veriyor; vicdanlarını rahatlatıyor; insani sorumluluklarını yerine getirmiş olmanın rahatlığı ve huzuru ile geriye dönerek hayatlarına devam ediyorlardı. Üstelik döndüklerinde analatabilecekleri çok anlamlı bir özveri hikayeleri de yaşamış oluyorlardı. Asıl sorun bölgeden ilk günden beri elini eteğini çekemeyen, bütün uyarılara rağmen, bölgeyle ve halkıyla duygusal bağ kuran ilk gönüllü grupların, yani bizim durumumuzdu. Koşulları içselleştirdiğimiz için hastalanma belirtileri de gösteriyorduk.
Bir nevi Vietnam sendromuna benzetebileceğimiz- Vietnam Savaşı’na katılan ve sağ kalan askerlerin travma yaşamaları ile psikolojik sorunlara maruz kalmalarına verilen bir isim- bu sendroma sahip olan gönüllülerin, birçok psikolojik hastalığa yakalanması…. Yani bizim deprem bölgesi ilk gönüllü 3-4 grup için de geçerli olan bir durumdu. Pek çoğumuz için, gördüklerimizden ve yaşadıklarımızdan sonra hayatın bir başka yüzü, acımasız yüzü de ortaya çıkmıştı. Hemen hepimiz çok rahat koşulları arkamızda bırakarak oraya gelmiştik. Kimimiz doktor, kimimiz tüccar, kimimiz öğretmendi… Gördüklerimiz o kadar acımasız, o kadar insafsız, o kadar hakkaniyetsiz idi ki, artık bizler için hafife alınacak, dalga geçilecek bir yaşam söz konusu değildi. Hayatın en acımasız haliyle, deprem bölgesinde karşılaşmış ve tanımıştık. Bu durum da kimimizi hasta etmişti.
Zamanın Sessizliği
Depremin ilk günlerinde sessizlik bile ağırdı. Bir gönüllü anlatmıştı: “Bir çocuğun ağlaması bile zamanı başlatıyordu. Ama sonra yine sessizliğiyle duruyordu.”Bir annenin enkaz başındaki bekleyişi bir asır gibiydi; bir çocuğun gülümsemesi ise bir saniye… Zaman, enkazın içinden çıkamayan bir ses gibiydi; yarım kalmış, tükenmemiş, donmuş bir nefes gibi.
Zamanı Yeniden Kurmak
Sonra bir gün, Değirmendere Kızılay Çadırkenti’ndeki yeşil ve beyaz çadırlardan dışarı yayılan çocukların kahkahası, Cengiz Topel’in bahçesinde tiyatro sahneleyen, ip atlayan, yakar top oynayan, sergi açan çocukların gülüşüyle birleşti. Onlara Gözlementepe mavi çadırdaki 1000 çocuğun cıvıl cıvıl sesleri eklendi. Mehmetçik Çadırkentinde bir çocuk, küçücük yorgun elleriyle bir resim çizdi, o gün yaşadıklarını günlüğünü yazdı…
Bir asker, biz gönüllülere dönüp: “Helal olsun size çocuklar. Bu halkın yüzünü güldürdünüz!” dedi.
Ve o anda, zaman yeniden işlemeye başladı. Deprem bölgesinde zamanı yeniden kuran, insandı. Yani biz, hepimizdik. Gönüllüleriyle, Trace (Trakya) Askerleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla, yardım elini uzatan şirketleriyle, yerli halkıyla… “Zaman 17 Ağustos’ta durmuştu, ama biz, insanlıkla, dayanışma ve paylaşımla yeniden çalıştırdık o saati.”
Bir Tepeden Kurulan Hayat
Gözlementepe…İsmi bile bir göz gibi, bakan, bütün körfezi yukardan gören, tanıklık eden. Depremden sonra o tepe, yalnızca çadırların kurulduğu bir alan değil; bir ülkenin dayanışma hafızasına dönüşen bir yer oldu.
Toprak yumuşaktı, zemin eğimliydi; yağmur yağdığında çamura batıyor, rüzgâr estiğinde çadırları söküp atıyordu. Ama insanlar o tepeye tutunarak bir yaşam kurdu. O yüzden Gözlementepe yalnızca bir coğrafya değil, dirençle yoğrulmuş bir mekândı.
Bir gönüllü şöyle demişti: “Burada toprağa bastığında, ayaklarının altındaki zemin değil, hayatın nabzı titriyor.”
Mekânın Dili
Deprem bölgesinde mekânın da dili vardır. Her çadır bir hikâye anlatır. Birinde bir çocuk resim yapar, diğerinde bir kadın sessizce dua eder, bir başkasında gönüllüler harita çizer. Bir bebek ağlar. Gözlementepe’nin dili, birbirine bakan yüzler, omuz omuza kurulan dayanışmaydı.
Geceleri jeneratörün ışığında defter tutan öğretmenler, sabaha karşı sıcak çorba dağıtan gönüllüler, çocuklar için sınıf tahtası yapan arkadaşlar… Hepsi mekânın belleğine kazınmış satırlardı. Bir gönüllü notuna şöyle yazmıştı: “Gözlementepe’de gece sessizliği bile çalışkan.
Her şey bir sonraki güne yetişmeye çalışıyor.”
Yağmurun ve Çamurun Hafızası
Eylül geldiğinde, yağmurlar başladı. Toprak, depremden kalma yorgunluğunu çamurla dışa vuruyordu. O çamurda yürümek bir sınavdı, ama kimse şikayet etmedi. “Yarı belimize kadar çamura batıyorduk, çocuklara süt götürürken ayaklarımızın altında zemin kayıyordu. Ama her adımda sanki bir enkaz daha geride kalıyordu.” “Ayakkabılarımız ağırlaşıyordu, ama içimiz hafifliyordu.” “ O çamur, bir felaketin kalıntısı değil, dayanışmanın izi olmuştu.
Mekânın Dönüşümü
Gözlementepe’ye “geçici” denmişti, ama orada kurulan hiçbir şey geçici olmadı.
O’tepe, sadece çadırların değil, insanların yeniden inşa edildiği, rehabilite edildiği bir yer haline geldi. Orada büyüyen çocuklar, orada yazmayı öğreten öğretmenler, orada susup sonra konuşmayı öğrenen gönüllüler… “Bir sabah uyandım, güneşin doğuşunu gördüm. İlk defa içimden ‘burada hayat yeniden başlıyor’ dedim.” diyordu bir gönüllü
Yıllar geçti, ama Gözlementepe’de kurulan her çadır birer anı abidesi gibi kaldı belleğimizde.
Çünkü orada öğrendik: Bir yer, üzerinde kurulan dayanışmayla, yapılan fedakarlıklarla anlam bulur.
Sessiz Bir Tanık
Ama o tepeyi bilen herkes için Gözlementepe hâlâ konuşur.
Her yağmur yağdığında, çadır naylonlarının sesi hâlâ kulaklarda yankılanır. Zafer Polat’ın, Aslı Attar’ın, Oya Çolpan’ın, Cem Sürücü’nün o korku dolu bakışları ve duydukları kaygı dünkü kadar taze belleğimde…Şimdi “Çadırların yerinde otlar büyüdü; ama her otun kökünde bir insanın izi var; hepimizin izi var.”
O tepe artık bir yer değil, bir tanık. Sessiz ama unutulmayan bir tanık. Depremin değil; insan olmaya çalışmanın, insan kalabilme çabasının tanığı.
“Bazı yerler ve insanlar unutulmaz; çünkü orada insanlar birbirini bulmuştur.” Gözlementepe, 17 Ağustos’un ardından kurulan yüzlerce Çadırkentten biriydi. Ama o Çadırkentte yaşananlar, insanın yeniden ayağa kalkabileceğini, toprağın bile hafızasının olabileceğini öğretti. Bugün artık çadırlar yok. Ama Gözlementepe hâlâ aynı soruyu fısıldıyor: “İnsanın yıkıldığı yerde, umudu kim yeniden kurar?” İnsan mı?
Değirmendere…Özlem ile Felaket Arasında
1998 yılında Gölcük/Değirmendere Belediyesi tarafından yayımlanan bir Broşürde, Değirmendere’nin geleceği hayal ediliyordu. Broşür, iddialı bir başlık taşıyordu: “3. Binyılın Değirmenderesi – Bir Bilim, Kültür ve Sanat Beldesi.”
Bu yayında dönemin CHP’li belediye başkanı Ertuğrul Akalın; 1989 yılında başladığı görev süresinin yaklaşık on yıllık bir özetini sunuyor; Değirmendere’nin kısa sürede geçirdiği dönüşümü anlatıyordu. 7 bin nüfuslu “büyük bir köy”den, 1998 yılına gelindiğinde 30 bin nüfuslu “küçük bir kente” evrilen bir beldeden söz ediliyordu. Ancak asıl vurgu, geleceğe dairdi. 3. Bin yılda Değirmendere’nin hedefi; bilimin, kültürün ve sanatın iç içe geçtiği, barış diliyle konuşan bir belde olmaktı.
Bu hayalin en görünür simgelerinden biri, yıllardır düzenlenen Uluslararası Ahşap Heykel Sempozyumlarıydı. Dünyanın farklı ülkelerinden gelen heykeltıraşların eserleri, Değirmendere sahilinde oluşturulan Güzel Sanatlar Parkı’nda sergileniyordu. Heykeller yalnızca estetik nesneler değil; farklı kültürleri buluşturan, evrensel bir dili sahile taşıyan sessiz anlatıcılardı. Sanat, Değirmendere’de gündelik hayatın parçası haline gelmişti.
Ve sonra… Takvimler 17 Ağustos 1999’u gösterdi.
Geleceğe dönük planlarla, broşürlerle, hayallerle yol alan Değirmendere, bir gecede deprem gerçeğiyle yüz yüze geldi. Yıkılan yalnızca binalar değildi; kurulan hayaller de enkazın altında kaldı.
Sahildeki Güzel Sanatlar Parkı’nın da içinde bulunduğu yaklaşık 8 dönümlük alan, deniz tarafından yutuldu. Heykellerin sergilendiği park, belediyenin ek hizmet binaları, karakol, kütüphane… Bir zamanlar yaşamın aktığı sahil şeridiyle birlikte denizin altına gömüldü. Küçücük Değirmendere’de; 3 binin üzerinde konut, 250’ye yakın işyeri yıkıldı, 524 kişi yaşamını yitirdi. Yaralı sayısı ise bunun katbekat üzerindeydi.
Normal koşullarda kentler yaşar; insanlar plan yapar, gelecek kurgular, umut biriktirir.
Ama Değirmendere’de, bir gecede bütün bu kurgular yerle bir oldu. 3. Bin yıl hayaliyle yola çıkan bir belde, bir anda yok oluşla karşı karşıya kaldı.
Değirmendere’nin Belediye Başkanı Ertuğrul Akalın: ” İstanbul’dan gönderilen yardımlar İzmit’te, İstanbul’dan Yalova yönüne gönderilenler de oradan ileriye geçemiyor; Değirmendere arada kalıyor ve her türlü yardıma ihtiyacı var diyerek” adeta çığlık atıyordu. Özlem ile felaket arasında kalan o ince çizgi, Değirmendere’de bir gecede aşılmıştı.
17 Ağustos 1999 gecesi Değirmendere’de yalnızca binalar yıkılmadı. Zaman da çöktü. 3. Bin yıla dair hayallerle örülmüş bir beldede, zaman bir anda durdu. Heykellerle birlikte denize gömüldü; enkazın altına sıkıştı, toprağın altına indi. Sanki kurtarılmayı bekleyen bir canlı gibiydi artık. O ana kadar ilerleyen, planlanan, takvimlere bağlanan zaman yoktu artık. Depremle birlikte durmuştu.
Bunu ilk olarak, Değirmendere Mezarlığı’nda anladık. Yüzlerce insanın, aceleyle açılmış mezarlara konulup üzerlerinin toprakla yükseltilerek kapatıldığı o anlarda…Kar yağmışçasına bembeyaz kalın bir kireç tabakasının altına bırakılan bedenlerde… Zamanın da onlar gibi üstü örtülmüştü.
Orada, zaman donmuştu. Heykeller gibi. Denize gömülen park gibi. Enkaz altında kalan insanlar gibi tahta boşa düşmüştü. Onlarla birlikte kurgulanan umutlar gibi. Bir gönüllünün söylediği o cümle, bu donmuşluğu tarif ediyordu: “5 gün mü geçti, 5 yıl mı?” İşte o cümlede zaman hâlâ yerinden kalkamamıştı.
Biz ilk gönüllüler, deprem bölgesine geldiğimizde yalnızca insanlara değil, zamana da tanıklık ediyorduk. Hatta farkında olmadan şunu yapıyorduk: İnsanlarla birlikte zamanı da enkazın altından çıkarmaya çalışıyorduk. İlk günler, zaman işlemiyordu. Sonra… Yavaş yavaş… Ağır ağır…
Bir çadır kurulduğunda, bir çocuk güldüğünde, bir yaraya pansuman yapıldığında, bir isim kayıt altına alındığında… Zaman, enkazın altından biraz daha yukarı çıkıyordu. Önce çok yavaştı. Sonra biraz daha. Biraz daha… Biraz daha… Deprem bölgesindeki sorunlar çözüldükçe, zaman da özgürleşiyordu. Normal ritmine doğru, temkinli adımlarla yürüyordu.
Ama bu herkes için aynı değildi. Yakınlarını kaybedenler için zaman, kaybettikleri an donmuştu. Onlar için ne hızlandı ne de normale döndü. Bazıları bu felaketi atlatabildi. Bazıları ise hiç atlatamadı. Zaman, herkes için farklı hızlarda ilerliyordu artık. Biz gönüllüler için bile… Görmek istemediğimiz şeyleri görmek zorunda kalan bizler için bile… Zaman ağır, çok ağır geçmişti.
Ama biz ne yaşamıştık ki?
Asıl acı, enkazın altında sevdiklerini bırakanlarındı. Asıl donan zaman, onlarınkiydi. Biz yalnızca tanıktık. Zamanın durduğu a’na, ve onun enkazın altından ağır ağır çıkarılışına…
Zamanın Sahipsiz Kaldığı Yer
Depremden sonra zaman durmuştu, ama zamanın böylece yerde kalmasının tek nedeni yerin sarsılması değildi. Zaman, kaldırılmayı bekliyordu. Bir el, bir irade, bir ses… Ama o el uzanması gereken yere uzanmıyordu. Olması gereken yerde yoktu. Devlet vardı belki; ama orada değildi. O anlarda söylenen sözler vardı: Yaraların sarılacağına dair verilen vaatler, tutulan defterler, kurulan cümleler… Ama sahada olan, kelimeler değil boşluktu.
Gönüllümüz Cihan Bingöl: bunu sessizce ama çok net anlatıyordu:
“Devlet, mağdurlara bütün yaraların sarılacağına dair bir sürü söz verdi. Ama hepimizin gördüğü gibi yetersiz kaldı.” Bu yetersizlik, bir rapor maddesi değildi. Çocukların geceleri korkuyla uyanması; iyileşmelerinin gecikmesiydi. Bir annenin, kime soracağını bilemeden enkaz başında sevdiklerinin çıkarılmasını beklemeye devam etmesiydi. Bir öğretmenin, “eğitim şimdi gereksiz” denilerek geri çevrilmesiydi.
Deprem kuşağında yaşayan bir ülkede, depreme dair neredeyse hiçbir şey bilmediğimizi fark ettiğimiz andı bu. En çok da devleti, bu kara düzeni, alışkanlıklarımızı sorguladığımız andı.
Ama ne kadar sorguladık? Ne kadar ders çıkardık?
Bu soruların cevabı hâlâ enkazın altında. Bir emekli öğretmen olan ilk grup gönüllülerimizden Serap Aydın, sahaya ilk adımını attığında gördüklerini şöyle anlatıyordu: “Gördüğümüz manzara tam anlamıyla korkunçtu. İlk işimiz, bir rehabilitasyon merkezi kurmaktı.” Ama Kızılay Çadırkenti yöneticilerince karşımıza çıkarılan engel çok tanıdıktı: “Eğitim şimdi gereksiz.” Zaman durmuşken, geleceği düşünmek gereksiz sayılmıştı. Oysa tam da o anda, zamanın yeniden akabilmesi için çocuklara ihtiyaç vardı. Çünkü, “çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağı” idi.
Diğeri yine ilk grup gönüllülerimizden Eskişehir- Bilecik Veterinerler Odası Başkanı Deniz Gürer’i sahada gördüğü şeyler sarsmıştı: “Devletin yeterli olduğuna inanmak istemiştim. Ama, dinazorlaşmış resmi kurumların, yardımı boşaltacak, dağıtacak, depolayacak kimsesi yoktu.” diyordu. Tonlarca yardım vardı. Ama onları hayata ulaştıracak bir düzen yoktu. Yardım vardı, zaman yoktu. Bu boşluğu, yorgun bedenler doldurdu. “Çöp bacaklı kızlar, dizleri titreyen gençler“… Kimse yoruldum demedi. Çünkü zaman durmuşken; yorulmak da yasaklanmıştı, ertelenmişti bir başka zamana.
Gönüllümüz Çiğdem Yenidoğan hepimize tercüman olup, bu hali tek cümleyle özetliyordu:
“Burası Türkiye’ydi. Derin uykulara tekrar tekrar dalmak bir alışkanlıktı.” Evet, bir uyanış yaşanmıştı. Ama geçici bir uyanıştı bu. Yardımlar toplandı, insanlar seferber oldu. Ama bu, devletin yapamadıklarına nispetti.
Zaman yine sahipsiz bırakılmıştı. Ders çıkarılmadıkça, önlem alınmadıkça, unutuldukça…
Felaketler yeniden çağrılıyordu. Ve tam bu boşlukta, gönüllüler ortaya çıktı. Zaman yerde kaldığında, tahta boşa düştüğünde onu kaldırmak zorunda kalanlar yine onlardı.
Zamanın Kurtarılışı: Gönüllüler
Zaman sonsuza kadar öylece duramazdı. İlk gönüllüler geldiğinde saatler hâlâ çalışıyordu belki, ama hayat ilerlemiyordu. Günlerin adı yoktu. Geceyle gündüz birbirine karışmıştı. Ve yine de… Bir şey değişmeye başladı. Çadırlar, rehabilitasyon merkezleri, tuvaletler, yemek mutfakları kurulduğunda, bir kayıt yapıldığında, bir çocuğun eli tutulduğunda… Zaman, önce sürünerek geliyordu. Bir kase çorbayla, bir battaniyeyle, bir pansumanla, bir defterle… Gönüllüler yalnızca ihtiyaçları karşılamıyordu. Onlar, hayatın tekrar akabileceğini gösteriyordu herkese.
Çocuklar için açılan çadırlar, oyunlar, resimler, ilk kahkahalar… İşte zaman, orada biraz hızlandı.
Ama herkes için aynı değildi.
Yakınlarını kaybedenler için hâlâ durmuştu. Onlar için ne çadır kurulduğunda, ne yemek dağıtıldığında, ne bir çocuk güldüğünde… Zaman, o kayıp anında kalmıştı. Bu yüzden gönüllüler acele etmedi. Zamanı zorlamadı. Ama şunu biliyorlardı: Zaman, emirle değil, dayanışma ile işlerdi. Ve günler geçtikçe… Biraz daha hızlandı. Sorunlar çözüldükçe, hayat örgütlendikçe, çocuklar çoğaldıkça… Zaman, özgürleşti.
Deprem bölgesinde kalanlar için bile, görmek istemediği şeyleri görmek zorunda kalan gönüllüler için bile… Zaman çok ağır geçmişti. Ama yine de ilerlemişti. Çünkü gönüllüler, yalnızca insanları kurtarmıyordu. Onlar, zamanı da taşıyorlardı. Bir çadırdan ötekine, bir çocuktan bir başkasına, bir mezarlıktan bir okula…Zaman, onların ellerindeydi. Ve biz bugün biliyoruz: Eğer gönüllüler olmasaydı, zaman çok daha uzun süre enkazın altında kalacaktı. Yaraları sarmak daha da zorlaşacaktı.
Enkazın Altındaki İnsan
Depremler binaları yıkar, ama önce insanı sarsar. Bir ülke aynı anda hem felaketin tanığı, hem de kurtarıcısı olur. 17 Ağustos’ta biz, hem enkaz altındaydık, hem de birbirimizi çekip çıkardık. “O gün oradaydım. Bir çocuğun elini tuttum, eli sıcaktı. Ama gözleri soğumuştu. O an anladım, insan yaşarken de donabiliyor.” (Birkan – gönüllü üniversite öğrencisi)
O sabah kimse kendine “kahraman” demedi. Ama herkes, başkasının hikâyesinde küçük bir umut parçası oldu. Kimisi yemek pişirdi, kimisi su taşıdı, kimisi ders anlattı. Ve her biri, zamanın ağırlığını kendi elleriyle taşıdı.
“Ben Artık Ben Değilim”
Gönüllülerin çoğu depremden önce birbirini tanımıyordu. Ama orada, aynı çamurun içinde, aynı çocukla göz göze geldiklerinde artık eskisi gibi olamayacaklarını biliyorlardı. “Beş gün mü geçti, beş yıl mı bilmem ama ben değiştim. Artık her şeye farklı bakıyorum.” Reyhan – gönüllü öğretmen) “O günlerde ağlamaya bile utanıyordum. Sonra bir çocuğun ‘ağlama öğretmenim, sen ağlarsan biz ne yaparız’ deyişiyle İnsan olmanın ağırlığını öğrendim.” Neslihan – gönüllü mutfak ekibi)
Depremin öğrettiği en derin şey buydu: İnsanın bir daha eskisi olamaması. Yıkıntıların arasında yalnız binalar değil, kimlikler de yeniden kuruluyordu.
Sessiz Kahramanlar
Kimi askerdi, kimi işçi, kimi öğrenci… Kimi de kucağında bebeğiyle enkaz başında bekleyen bir anne. Hepsi aynı zincirin halkalarıydı. İnsan dayanıklılığı bazen sessizliktir. Konuşmadan, anlatmadan; sadece var olarak direnmek. Gözleriyle birbirine umut veren o insanlar, Zamanı omuzlayan sessiz kahramanlardı.
Deprem bölgesinde bir gün, belki başka yerde bir yıl gibiydi. Ama o bir günde insanlık defalarca doğdu. Bir gönüllü yazmıştı: “Bir çocuğun gülümsemesi bir ülkenin yeniden başlangıç yapmasına yetiyordu.” Bir başkası eklemişti: “Yorulduk, ama hiçbirimiz ‘bitti’ demedik. Çünkü bitti dersek, birileri o anda umut kaybederdi.” Depremin içinde insanın en güçlü yanını gördük: Kendi yıkıntısından başkasını kaldırma gücü.
17 Ağustos’tan sonra hiçbirimiz aynı olmadık. Ama belki de o “aynı olmama” hali, insan kalmanın bedeliydi. Çünkü insan dediğin, bazen taşır; bazen taşınır. “Zamanı sırtladık. Bir çocuğun gözyaşıyla sabah ettik, bir annenin çığlığı ile geceye vardık.” O gün oradaydık. Kimi kazma salladı, kimi kalem tuttu. Kimi sessizce ağladı, kimi çocuklara şarkı söyledi. Ama hepimiz aynı şeyi yaptık: İnsani ilişkileri yeniden kurduk.
İnsanın yıkıldığı yerde yine insan vardı. Ve 17 Ağustos’un en büyük gerçeği şuydu:
Taş, çamur, demir… hepsi çöker. Ama insan dayanışması çökmüyor. Çünkü o, zaman gibi — yaralanıyor, ama hiç ölmüyor.
Toprağın Çığlığı
17 Ağustos sabahı, yer sarsıldığında herkes aynı soruyu sordu: “Toprak bize neden bunu yaptı?” Oysa toprak hiçbir şey “yapmadı.” Sadece içindekini söyledi.
Yüzyıllardır yükü sırtında biriken bir varlık gibi, bir gece aniden nefes aldı, derin bir iç çekti —
ve biz, o nefesin altında kaldık. “Sanki yerin altından bir yüzyılın acısı çıktı. Toprak ağlamadı; insan ağladı.” Doğa bize düşman değildi. Ama biz ona yabancılaşmıştık. Kar ve çıkar hırsı gözümüzü bürümüştü. Akla ve bilime aykırı davranıyorduk. Doğanın doğal dengelerine uygun davranmıyorduk. İnsanın unuttuğu dengeyi, toprak hatırlattı.
Depremin ardından günler geçti. Toprak hâlâ sıcak, hâlâ titrekti. Ama o titreyiş artık korku değil, bir nabız gibiydi. “Bir sabah çadırın önüne çıktım, toprak buğulanmıştı. Sanki nefes alıyordu. O an anladım, biz ölsek de dünya yaşamaya devam ediyor.”
Doğa, insandan daha sabırlıydı. Yıkılan evlerin yerinde otlar çıktı, çatlayan yollarda papatyalar büyüdü. O yeşil, bir yas değil, bir devam edişti. Gözlementepe’nin toprakları, üzerine basan her adımı hatırlıyor hâlâ. Her gönüllünün ayak izini, her çocuğun düşüp kalkışını.
Bir süre sonra enkazlar kaldırıldı, ama sessizlik kalıcı oldu. Doğa konuşmuyordu;
çünkü artık bize bakıyordu. O sessizlikte anladık: Deprem yalnızca fay hatlarını değil, insanın doğayla olan bağını da koparmıştı. Ama doğa bize sırtını dönmedi. Yağmur, yeniden toprağı temizledi. Rüzgâr, çadırların arasından yeni hayatın kokusunu taşıdı. Doğa sustu, ama unutmamıştı. Çünkü toprak unutmaz; sadece bekler.
Yeniden Doğanın Kucağında
Aylar geçti, fidanlar dikildi, kuşlar döndü. Gözlementepe’nin sessizliği, bir okulun bahçesindeki gülüşlere karıştı. O çocuklar, artık doğayı korkuyla değil, sevgiyle anıyordu. “Bir çocuk bana ‘yer neden öfkelendi öğretmenim’ diye sordu. Yer öfkelenmedi,’ dedim, ‘biz çok uzun zamandır onu dinlemiyorduk.’”
(Pelin – gönüllü öğretmen)
İşte 17 Ağustos’un en derin dersi buydu: Doğa, bize düşman değil; aynadaki suretimizdir.
Biz nasılsak, o da öyle yankı verir. Ve o yankının altında bazen acı, bazen umut duyulur.
Sonsöz: Toprağın Hafızası
Bir gün herkes gittiğinde, çadırlar söküldüğünde, geriye sessiz bir tepe kaldı.
Ama o tepe hâlâ anlatıyor: “Burada insanlar birbirine sarıldı,
burada çocuklar yeniden güldü, burada umut yeniden yeşerdi.”
Toprak anlatmayı sürdürdükçe, bizim hikâyemiz de devam ediyor. “17 Ağustos, bir yıkımın tarihidir ama aynı zamanda; insanın doğayla yeniden tanıştığı gündür.” Toprak unutmadı. Biz de unutmayalım. Çünkü unutan, yeniden yıkılır. Önlemlerimizi alalım. Bu kara düzeni yıkalım. İnsanın mutluluğu için ne gerekiyorsa yapalım. Başka hiç bir çare yok!!!
******
Neco’nun Hikâyesi
Necmettin Uzuner, Tuzla’da kapı komşumuzdu. Çocukluğumuz, gençliğimiz birlikte geçti. Annesi Emine teyze, genç yaşta dul kalmış bir kadındı; üç çocuğunu tarlalarda bamya toplayarak alın teriyle büyütmüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla, güneş daha yeni doğarken, ben de onalara katılır; Neco, ablası ve annesiyle birlikte bamya toplamaya giderdik. Bamya toplamayı onun için ben de iyi bilirim.
Henüz kırağı düşmeden toplanması gerekir Bamya’nın. Yoksa toplamak çok zorlaşır. Yıvış yıvış olur, kopmaz. Onun için çok erken saatlerde gitmek gerekir toplamaya…
Yıllar sonra Neco, Gölcük’e taşındı. Gürcü kökenliydi, orada akrabaları vardı. Tuzla’dan Gölcük’e gidip bir gözlükçü dükkânı açtı, sessiz ve çalışkan bir şekilde hayatını kurdu. İşleri de yolundaydı.
1999’un Ağustos’unda biz, ÇYDD gönüllüleri olarak Değirmendere’ye ulaştığımızda yağmurlu bir geceydi. Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nun yanındaki büyük bir apartman göçüğünün önüne kurulmuş Kızılay çadırlarında kalmaya başladık. Meğerse o yıkılmış bina, Neco’nun oturduğu binaymış… Bunu o anda bilmiyordum, sonradan Neco ile konuşunca öğrendim. Tesadüf değil, kaderdi belki de.
Depremden sadece iki gün önce eşiyle iki kızını İstanbul’a, ailesinin yanına göndermişti. O gece, altı katlı binadaki dairesinde tek başına uyurken yakalanmış depreme. Üç gün boyunca göçüğün altında kalmış. Amcasının çocukları, inatla onu aramış, sonunda sesini duymuşlar ve kurtarmışlar.
Neco, bu yaşadığını anlatırken bir noktada sustu. Yüzü gölgeye büründü. Sonra usulca, sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi söyledi:
“Kendime geldiğimde, üst kattaki kadın yanımdaydı… ama ölmüştü. Ben onun cesedinin yanında üç gün yattım.”
Bu cümle, insanın içini delip geçen bir tanıklık gibiydi. Yaşamla ölümün bu kadar yakın, bu kadar sessiz olduğu bir başka an zor bulunur.
Dükkânı, evi, eşyaları… her şeyi gitmişti. Ama canı ve çok sevdiği ailesi mucize eseri kurtulmuştu. O da binlerce depremzede gibi her şeyi geride bırakıp doğup büyüdüğü yer olan Tuzla’ya döndü. Ailesiyle birlikte, yıllar süren bir mücadeleyle yeniden ayağa kalktı. Çocuklarını okuttu. Yaralarını sessizce sardı.
Neco’nun hikâyesi, sadece bir yıkımın değil, büyük bir sabrın ve dayanışmanın da hikâyesidir. Bazen bir komşulukla, bazen bir rastlantıyla, bazen bir çadır kentte tesadüfen yan yana gelmekle örülür hayat. Onu yeniden kurmaksa, ancak insanın içinde hiç sönmeyen bir ışık varsa mümkün olur.
Sürecek!
📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma
- 👉 ANA YAZI: 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut
- 🔗 İyiliğin Örgütlü Hali (8 Bölümlük Seri):
- 🔹 1. Bölüm: Çağdaş Yaşam Gönüllüleri
- 🔹 2. Bölüm: Dayanışma ve Mücadele
- 🔹 3. Bölüm: Tuzla’dan Gölcük’e Uzanan Köprü
- 📝 Tanıklıklar ve Özel Yazılar:
- 📍 Depremde Zamanın Durması
- 📍 Deprem Gönüllüleri: Unutulmayan Anlar
- 📍 Depremde Çocuklar ve Gönüllüler
- 📍 ÇYDD Tuzla Deprem Çalışmaları
- 📍 Nâzım Hikmet – Deprem Şiiri
* Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.


