Bu anlatı, 1999 depreminin dayanışma ruhunu kayıt altına alan 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut ana dosyasının bir parçası olarak hazırlanan “İyiliğin Örgütlü Hali” serisine aittir.
“Bir Mucize Çadır: Gözlementepe”
27–28 Ağustos 1999…
Değirmendere’deki merkezlerimizde hummalı bir çalışma sürüyordu. Bir yandan çocukların yüzlerini güldürmeye, diğer yandan çadırkentlerde ihtiyaç duyulan malzemelerin dağıtımını yaparak; yıkımın ve yoksulluğun ortasında yeni bir başlangıç yapmaya, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorduk.
O günlerde Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü‘nden SODEV Vakfı’na (Erol Kızılelma), Mercedes Benz’den IBM’e, Hilton’dan CarrefourSa’ya, Güneş Hayat’tan Umut Vakfı’na, Başak Yapı‘dan Kent Gıda’ya, Anatolia Hayvan Hastanesi’nden ( Ayşegül Deprem) Taci Yücedere’ye, CHICCO’dan Ali Rıza Taşdelen’e, Demet Akbağ’dan Yonca Evcimik’e, TESA’dan (Necdet Aydoğan) Nil Duran’a, Kardelen Matbaacılık’tan Ümit inşaat’a kadar yüzlerce kurum, kuruluş ve iş insanı bölgeye geliyordu. Rehabilitasyon merkezlerimizi ziyaret ediyor, Mehmetçik Çadırkenti’ni, Cengiz Topel İ.Ö.Okulu ve çevresindeki çadırları geziyor, gönüllülerimizin nasıl fedakarca çırpındıklarını görüyordu. Ve çoğu, gözleri dolu dolu aynı soruyu soruyordu:
— “Biz ne yapabiliriz? Size nasıl destek olabiliriz?”
İşte o noktada devreye, şubemizin yönetiminin görevlendirdiği bir jokerimizi daha sokuyorduk: Şubemizin üyesi, iş insanı Zafer Polat. Daha en başta kararımızı vermiştik: Tuzla Şubesi olarak bizi aşacak hiçbir işe, hele hele akçeli işlere asla girmeyecektik. Tüm destekler doğrudan Genel Merkez’e yönlendirilecek, biz sadece sahadaki gönüllü emeğiyle işimizi yapacaktık. Böylece Zafer üzerinden kurulan köprüyle, bölgeye yardım etmek isteyenleri Türkan Hoca ile buluşturuyor; biz de içimiz rahat bir şekilde işimize yoğunlaşıyorduk.
Nitekim, çok geçmeden Genel Merkezimizin başarılı çalışmaları sayesinde çadırkentler, konteynerlere, konteynerler prefabrik yapılara dönüşmeye başladı. İnsanüstü bir çabayla, bağışlar somut yapılar hâline geliyor; bölgenin çehresi değişiyordu.
İşte o herkesin bölgeye nasıl yardım edebilirim diye düşündüğü ilk günlerde ziyaretimize gelen firmalardan biri de CarrefourSa idi. Geçen Kurban Bayramı için Gözlementepe’de büyük bir kurban kesim çadırı kurmuşlardı; ve yerinde duruyordu. “İsterseniz orayı okul yapabilirsiniz” dediler. Dahası, kurulacak okulun kuruluş ihtiyaçlarını da karşılayabileceklerini söylediler.
Haberi hemen Türkan Hoca’ya ilettik. “Gidin, bakın!” dedi. “Genel Merkez olarak arkanızdayız!”
Ertesi gün Hülya, Mehmet Ali ve ben, CarrefourSa’nın halkla ilişkiler müdürü Dennis ve ekibiyle buluşmak üzere daha önce ismini bile duymadığımız Gözlementepe’ye doğru Değirmendere’den yola çıktık.
Çadırkentte bir okul hayali
Gözlementepe Mahallesi’ne vardığımızda, Gölcük’e bakan bir tepenin yamacında, nizami şekilde kurulmuş çadırkenti gördük. Gerçekten tam bir asker işiydi. 8. Mekanize Piyade Tugayı kurmuştu. 600’e yakın çadır, yaklaşık 3000 kişilik bir yaşam alanıydı.
Bizim mavi çadırımızın bulunduğu alan ise eskiden bir çay bahçesiymiş. Etrafı duvarlarla çevriliydi ve en tepede yer alıyordu. Çadırkenti okuldan yalnızca on metre genişliğinde bir yol ayırıyordu.
CarrefourSa’nın tahsis ettiği çadır 1200 metrekareydi. İlk gördüğümüzde hâli pek iç açıcı değildi. Naylon çatısı yırtılmış, etekleri rüzgardan açılmıştı. Hatta çocuklar tarafından tuvalet olarak da kullanılmıştı. Ama biz o çadırı görür görmez hayal kurmaya başladık.
Öğretmen de olan Mehmet Ali’yle göz göze geldik. “Ne diyorsun?” diye sordum.
Her zamanki gibi kendinden emin, güvenli haliyle “Hallederiz abi… Olur burası,” dedi.
Hiç unutmuyorum: Planı hemen orada eline bir ağaç dalı aldı; eğildi ve toprağa çizdi. Sonra kâğıda döktü. Hangi yaş grubu nerede olacak? Kreş hangi bölümde kurulacak? Giriş kapısına yakın mı, uzak mı olacak? Çocuklar nasıl daha güvenli tutulacak? Hepsinin cevabını o biliyordu. Mimar oldu, mühendis oldu, usta oldu. Arabasının bagajındaki hilti, matkap, pense ve maket bıçağıyla her seferinde gezici şantiye olarak görev yaptı.
Deprem bölgesinin her tarafına, bütün depolara haber gönderdik. Acilen ihtiyaç duyduğumuz malzemeleri duyurduk. Naylon, mıcır, yer kaplaması, çivi, çekiç, testere, masa, sandalye, vb. Hemencecik bu malzemeleri bir araya topladık. Masa, sandalye ve kırtasiye malzemelerini Türkan Hoca Genel Merkez’den yönlendirdi. Çakılı ve naylonları bölgeden tedarik ettik. Bölge çok yağmurlu olduğundan depremzedeler korunsun diye büyük miktarlarda naylon malzeme yardımı yapılmıştı, Onun için bize en çok lazım olan malzemeyi kolayca edinebildik.
Çocukların yeni yuvası
Çadırın içi yaş gruplarına göre bölündü. Zemine çakıl döküldü. Çocuklar düşerse zarar görmesin diye yerlere naylonumsu kalın bir madde serildi. Askerlerle birlikte çalıştık; Mehmet Ali’nin planını adım adım uyguladık. Plastik masa ve sandalyeler yerleştirildi. Kitap köşeleri, resim atölyeleri, oyun alanları kuruldu. Yanımızda getirdiğimiz ÇYDD Tuzla Şubesi’nin mavi ve kırmızı renkli, Cumhuriyetimizin 75. yılı kutlu olsun baskılı ipe dizili bayraklarla hem çadırın içini hem dışını süsledik.
Çadırın dışına, ön ve yan cephesine tek sıra hizalanmış sekiz Kızılay çadırı daha kurduk. Onlar gönüllülerin kalacağı yerlerdi. Tuvaletler, mutfak, depo, düzenli alanlar… Her şey tamamlandı. Bu çadır, artık bir okuldu. Hem eğitim hem sanat hem de dayanışma aynı çatı altında buluşacaktı.
Bir okuldan fazlası
Bu bizim üçüncü merkezimizdi. Ama en büyüğü, en gözden ırak olanıydı; denetimi zor, coğrafi koşulları en çetin, çok yoğun ve nitelikli emek isteyen bir yerdi.
Merkezimiz açıldıktan birkaç hafta sonra bir hafta sonu eşimle İstanbul’a 2 günlüğüne dönmek zorunda kalmıştık. Bölgeye yardım yapmak isteyenler ağırlıklı olarak hafta sonları ziyaretimize geliyorlardı. Zafer de artık düzenli olarak hafta sonları bölgeye gelmeye başlamıştı. Ziyaretçilere bilgi verip, çalışmalarımızı anlatıyor; gerekirse bölgeyi gezdirip ihtiyaçları yerinde gösteriyordu. Ve yardımlar için Türkan Hoca’yla görüştürüyordu.
Yine Zafer’in bölgede kaldığı ve bizim de Tuzla’ya döndüğümüz O hafta sonu pazar gecesi, saat 03.00 civarında aniden başlayan fırtına ve sağanak yağmur, çadırımızın üstüne kabus gibi çökmüş. O an herkes uykudaymış; karanlığı aydınlatan şimşekler, gök gürlemeleri ve naylonların çıkardığı korkunç sesle uyanmışlar. Rüzgâr, çadırı sarmalayan naylonu parça parça koparıyor, silkelerken de gök gürültüsünü aratmayan korkunç sesler çıkarıyormuş. Çatının bir bölümü uçmuş, yan taraflar patlamış. Yağmur, çadırın içine oluk oluk girmeye başlamış.
Gönüllüler paniklemiş, kimi naylonu tutmaya koşmuş, kimi suyu tahliye etmeye çalışmış. Kimi ise malzemeleri kurtarmaya… Ama fırtına ve yağmur çok şiddetli olduğundan; yapabilecekleri fazla bir şey yokmuş. O an, devasa 1.200 metrekarelik naylon çadırın altında, hem rüzgârın hem yağmurun insafına kalmışlar. Elektrikler kesilmiş, zifiri karanlıkta, gökten boşalan suyun ve yırtılan naylonların uğultusu arasında, elleriyle çadırı tutmaya çalışmışlar. “Çadır tümden uçmasın” diye gece boyunca ellerinden geleni yapmışlar. Sonunda, su içeri dolmuş, malzemeler ıslanmış, zarar büyük olmuş.
Biz ertesi gün döndüğümüzde gördüğümüz manzaraya inanamadık. Aslı, Oya, Başaran, Cem ve Zafer bize o geceyi anlatırken, yüzlerindeki yorgunluk kadar, yaşadıkları korkunun da izleri belliydi. O tufanı yalnızca onlar yaşamıştı.
Ama işte tam da bu yüzden, Gözlementepe bizim için sadece bir merkez olmadı. Orası, dayanışmanın en büyük simgesi haline geldi. Kısa sürede 900 öğrencilik dev bir rehabilitasyon merkezine dönüştü. O çadırın içinde yalnızca ders yapılmadı; çocuklar oyun oynadı, resim yaptı, şarkı söyledi, dans etti. Kapısından giren çocuklar, gözyaşlarını geride bırakıp gülümsemeyi öğrendiler.
Yıpranmış, yamalı naylon çadırın içinde aslında yepyeni bir şey filizlenmişti: Umut. Ve o umudun her tuğlasını gönüllüler, tek tek elleriyle, alın terleriyle koydular. Biz de buna şahit olduk.
Oya’nın gelişi
Okulun açılışında aramıza katılan ilk grup gönüllülerin arasında Oya da vardı. Almanya’dan, sırf insanlık namına ülkesine koşup gelen Sosyal Hizmet Uzmanı Oya Çolpan… İşine bağlılığı, kararlılığı, yaratıcılığı ve kurallara bağlılığıyla – tam bir Alman disipliniyle – kısa sürede hepimizin sevgisini kazandı. Eğitimden sorumlu okul müdürü olarak onu görevlendirdik.
Oya deprem olur olmaz Türkiye’ye gelmiş; Gözlementepe’ye gelmeden hemen önce başka bir bölgede bulunmuş ama orası kendisini hiç mutlu etmemişti.
— “Kendilerini kandırıyorlar, her şey yapmacık, acaip hiyerarşi var.” diyordu.
Ama Gözlementepe farklıydı. Burada samimiyet, düzen, fedakarlık, emek, sevgi ve gerçek eşitlik vardı. En yetkili olanlar en çok yardım kamyonu boşaltanlardı. Yani en iyi hamal onlardı. En yetkililer, yardımları sırtlayıp çadırkentlerde bizzat dağıtanlardı. Yani en iyi taşıyıcı onlardı. En yetkililer en fedakar olanlardı. Zaten başka türlü gelenlerin çalıştırılması imkansızdı.
Oya çok uzun süre, aylarca deprem bölgesinde bizimle birlikte kaldı. Almanya’ya döndükten yaklaşık 1.5 yıl sonra yazdığı mektupta bizim hala deprem bölgesinde olmamıza şaşırıyordu.
Oya Çolpan – Münih’ten Bir Ses
(19 Nisan 2001 tarihli mektubundan)
“Sevgili Halil Hocam ve Hülya… Çalışmalarınızın bu kadar geniş kapsamlı olduğunu tahmin etmezdim. Deprem bölgesindeki çabanızın uzun soluklu oluşu bana mucize gibi geliyor. Halil Hocam’ın enerjisi, inancı ve yaratıcılığı olmasaydı bu işler olmazdı… Osmangazi Rehabilitasyon Merkezi harika bir proje. Ben de psikolojik danışma için yardıma hazırım… Sizlere minnettarım. Sizinle çalışmak büyük bir zevkti.”
İlk gönüllüler grubu ve kurallar
Mehmet Ali Öztürk, Oya Çolpan, Aslı Attar, Uğur Özkutlu, Süleyman Dinç, Cem Sürücü, Birkan Tunç, Yakup Akbaş, Meltem Kocaman, Hülya Özen’le birlikte okulun kurallarını yazılı hale getirdik. Her şeyi tek tek belirledik. Sınıflara, gönüllü çadırlarına, oyun alanlarına astık.
Artık herkes görevini biliyordu: Kapı sorumluları giriş çıkışı, öğretmen öğretmenliğini, depo sorumlusu deposunu, temizlik sorumlusu hijyeni, mutfak görevlisi aşını… Çadırın içinde ve dışında görünmez ama çok güçlü bir düzen oluşmuştu.
“Kurallarımız da vardı. Gözlementepe Ziyaretçilerin Dikkatine!!!”
Okulu açtığımız ilk gün, kapıya kocaman bir yazı astık:
- Okulu gezmeden önce mutlaka yöneticiyle görüşün; sınıflara yalnızca izinle girin.
- Getirdiğiniz hediyeleri yönetime teslim edin; uygun zamanda, uygun şekilde dağıtılır.
- Ders sırasında fotoğraf çekmeyin; çekim yapmak için okulun boş olduğu zamanı bekleyin.
- Öğretmenlere, çocukların yanında deprem ve benzeri konuları açmayın.
- Psikolojik veya eğitim desteği vermek isterseniz mutlaka yönetici ya da eğitim koordinatörüyle planlayın.
Çünkü biliyorduk: kuralsız bir mücadele, mücadele değil, karmaşa yaratan bir uygulama olurdu. En çok da gelen gönüllülerin kurallara ihtiyacı vardı.
Açılış günü
Genel Başkanımız Türkan Saylan, ÇYDD Genel Merkez Yönetimi ve Şube Başkanları, CarrefourSa yetkilileri, subaylar ve yüzlerce çocuk oradaydı. 4 günde çadırı gerçek bir okul haline getirmeyi başarmış; adeta mucize yaratmıştık. 1.Eylül.99’da açılışımızı yaptık. Hep birlikte kendi mütevazı tarihimizi -torunlarımıza anlatabileceğimiz-yazdığımızdan habersiz depremin acılarını hafifletmeye çabalıyorduk.
O gün ve takip eden günlerde hijyen için özel önlemler aldık: Zefiranlı sularla çocukların elleri dezenfekte edildi, eşiklere konulan kaplardaki dezenfektanlı sulardan basılarak içeri girildi. Kayıtlar alındı. Yaşlara göre sınıflar belirlendi. Ve dersler başladı.
Artık Gözlementepe bizim çadırkentte yaşayan çocuklarımızın sığınağıydı. Deprem bölgesinin en büyük okulunu kurmuştuk. CarrefourSa’nın Halkla İlişkiler Müdürü Fransız Dennis tanıklığını şöyle anlatıyordu.
Bir Mucize Çadır: Dennis’in Gözünden Gözlementepe
“Ben CarrefourSa’nın halkla ilişkiler müdürüydüm. Depremin ardından bölgeye ilk geldiğimde gördüklerim, hayatımın hiçbir döneminde unutamayacağım manzaralardı. Yıkıntılar, çığlıklar, belirsizlik… Ama aynı zamanda gönüllülerin inanılmaz bir çabası.
Tuzla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin üyeleri ve Thrace (Trakya) askerleriyle tanıştım. Onların başında Halil Özen vardı. Yanında gönüllüler, kadınlar, gençler… Ellerinde hiçbir malzeme yok gibiydi. Ama yüzlerinde öyle bir kararlılık gördüm ki, orada mucizenin gerçekleşeceğini hissettim.
Malzeme bulmak neredeyse imkânsızdı. Çivi, naylon, masa, sandalye… Hiçbiri ortada yoktu. Ama onlar ellerindeki küçücük imkânları birleştirip koca bir “Mavi Çadır”a dönüştürdüler. Dört gün içinde, 900 çocuğu karşılayacak bir okul hazır hale geldi.
Gözlerimin önünde bir mucizeydi bu. Gönüllüler gece gündüz çalıştı. Kimi zaman yemek yemeden kolileri düzenlediler, kimi zaman sınıfları hazırlamak için sabahladılar.” diye süreci değerlendiriyordu.
Gölcük/ Gözlementepe; başından beri Doktorumuz Uğur Özkutlu, Gönüllü Aslı Attar ve gönüllü Yalçın Deniz Özen
Ama biz biliyorduk ki asıl zorluk şimdi başlıyordu. Bu büyük okulun devamlılığı için her hafta en az 30–40 gönüllü bulmalıydık. Ve gönüllüler haftalık olarak değişmeliydi. Hem gönüllü, hem malzeme, hem psikolojik destek sağlamalıydık.
Bunu da ilk günden beri omuz omuza en zor şartlarda çalışan çekirdek, tecrübeli kadroyu oluşturan ilk 25-30 kişi ile en azından dönüşümlü olarak işin başında tutarak yapmalıydık.Yoksa sahipsiz bırakırsak; her şey birbirinden kopacak, haftalık ya da 2-3 günlüğüne gelenler okula, kendi kurallarını koyup 3 gün sonra çekip gidecek ve ortaya büyük bir başarısızlık çıkacaktı. Gelen her grup gönüllüye isterlerse istedikleri kadar kalabileceklerini söylüyorduk. Bu durumu en başından görmüş; ve toplantı yapara konuşmuştuk. Mehmet Ali, Aslı, Cem, Ben, Hülya, Birkan, Pelin, Reyhan, Yakup, Meltem, Uğur, Deniz, Oya, Zafer, Başaran, Çiğdem, Süleyman, Cihan, Üsküdar Şubesi üyeleri ve diğer bazı gönüllüler gerektiğinde tekrar gelip belli sürelerle görev alabileceklerini söylediler.
Başaran ve beyaz Land Rover.
Bu merkezde eğitim, sanat, sevgi ve disiplin iç içeydi. Yardım kamyonları geldiğinde dağıtımı da biz üstleniyorduk. İşte tam bu sırada aramıza Türkan Hoca’nın önerisiyle sağlık memuru Başaran Dal katıldı.
Başaran, Lepra Hastanesi çalışanıydı. Elinde hastaneye ait beyaz Land Rover Jeep ile geldi. Daha ilk günden, her işin içine koşan biri oldu.
O araç bazen gönüllüleri karşılıyor, bazen geri götürüyordu. Kimi zaman yardım için gelenlerie bölgeyi gezdiriyor, kimi zaman yardım malzemelerini taşıyordu. Acil bir durumda ambulans gibi hastaları hastaneye yetiştiriyordu. Bazen de komşu çadırkentlerdeki çocuklara hediyeler götüren bir beyaz atlıya dönüşüyordu. Aracın rengi de gerçekten bembeyazdı. Yan tarafından çatısının üzerine yükselen egzoz borusuyla kolayca seçiliyordu. Yani bir nevi “deprem bölgesi kazan, Land Rover ise kepçeydi”
Başaran da Oya gibi, Mehmet Ali gibi, çok konuşmayan ama çok iş yapan, ben demeyen isimsiz kahramanlardandı.
Sonradan bölgedeki günlerini şöyle anlattı:
— “Depremden 15–20 gün sonra Prof. Dr. Türkan Saylan’ın önerisiyle ÇYDD’nin Gözlementepe Çadırkent çalışmalarına katılmaya karar verdim. Cüzzamla Savaş Vakfı’na ait Land Rover ile iş arkadaşım Sibel ve bir grup psikologla sahaya gittik. Yaklaşık 4 ay boyunca Gözlementepe ve Şirinköy merkezlerinde çalıştım. Çocuklara eğitim–psikolojik destek sağlanıyor, depremzedelere malzeme temini ve dağıtımı yapılıyordu. Çoğu gece Land Rover acil durumlarda ambulans gibi işlev gördü. Sel, fırtına, çadır yangınları ve soğukla birlikte yaşamayı öğrendik. Umarım bu tecrübeler kalıcı bir bilgi-birikime dönüşür.”
Bir okuldan fazlası
CarrefourSa ve Genel Merkez, televizyon, buzdolabı, dolap… Ne eksikse gönderiyordu. Bisküvi, süt, meyve suyu, hijyen malzemeleri… Her şey akıyordu. Gelen malzemeler, düzenli olarak yaklaşık 600 çadırdan oluşan çadırkentte gönüllüler tarafından bir plan dahilinde sırtlanarak bizzat dağıtılıyordu.
Ve böylece Mavi Çadır, sadece bir okul değil, kocaman bir umut merkezi haline geldi. Çocuklar sadece bilgiyle değil, şefkatle de büyüyordu.
Ve biz gönüllüler, o imecenin dayanılmaz güzelliği içinde, bir çadırdan koca bir okul, bir okuldan da yepyeni bir dünya kurmuştuk.
İmece Çalışmasının Dayanılmaz Güzelliği…
“17 Ağustos’un büyük felaketini önce kulaklarımızda, sonra yüreklerimizde duyduk; ama boyutlarını kavramak zordu. (…) Bu arada Tuzla ÇYDD’den Halil Özen başkan ve Zafer Polat yollara düşüp Değirmendere ve Gölcük’e el atmışlardı.”
(ÇYDD, Genel Merkez Deprem Seyir Defteri)
“Genel Merkez Kriz Masası’nda, duvara iliştirilmiş çadırkentler ve gönüllüler listesi vardı:
Halil Özen — Hülya Özen — Çadırkent — Cengiz Topel İlköğretim Okulu… Kısa sürede Gözlementepe Çadırkenti kuruldu. 750–1000 çocukla en kalabalık merkez haline geldi. Diğer merkezlerde de en az 150 çocuk, gönüllülerin şefkatiyle avutuluyor, eğitiliyordu. Hepimiz sevgiyle, hızla örgütlendik, çabuk davrandık ve başardık.”
(Nilgün Barkın, Genel Merkez Kriz Masası Koordinatörü)
“Tuzla Şubemiz, İzmir, Ankara, Üsküdar ve Genel Merkez’in desteğiyle Gözlementepe’de tam 900 çocuğa hizmet verdi. Okul öncesi eğitimi İstanbul Üniversitesi Hasan Âli Yücel Eğitim Fakültesi üstlendi. Alana BC konteyner yerleştirildi. Carrefour ile prefabrik birim için görüşmeler başlatıldı.” (ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın bölge raporu…)
1/Eylül/99’da Gölcük Gözlementepe Rehabilitasyon Merkezimize katılan ilk grup gönüllüler;
Esen Kaya (Öğrenci), Engin Sezer (Öğrenci), Leyla Miscioğlu (Kimya Mühendisi), Canan Sondal (Resim Öğretmeni), Nurten Yıldırım, İlkgül Polat (Sosyoloji Öğretmeni), Emel Deniz (Öğretmen), Şengül Yücel, Serpil Yüce (Ana Sınıf Öğretmeni), Ceren Cansu Öc (Sosyoloji Öğretmeni), Sevil Yeşim Dizdaroğlu (Ressam), Leman Tecimer (Sınıf Öğretmeni), Fatih Demirci (Öğrenci), Oya Çolpan (Sosyal Hizmetler Uzmanı), Aslı Gümüş (Müşavir), Hale Tüblek (Müzik Öğretmeni), Gülruz Tüzün (Çocuk Gelişim Öğretmeni), Esra Cesus (Seramik Hocası), Selma Mısırlı, Dilvin Çınar (Sistem Analisti), Sema Tellioğlu (Bilişimci), Ayşegül Güven (Turizmci), Carolin Darsa (Psikolog), Ayşegül Ordu (Tıp Teknikeri), Aynur Temizel (Biyolog), Makbule Girit (Biyolog), Rana Çekin (Biyolog), Şengül Yakut (Öğretmen), Çağıl Koçyiğit (Endüstri Mühendisi), Sibel Tanyeri (Hemşire), Başaran Dal (Sağlık Memuru), Esra Gülaydın (Seramikçi).
Ve tabi onlara ek olarak deprem bölgesi Değirmendere’ye ilk gelip, sonrasında Gölcük/Gözlementepe’yi de kuran ekipten; Mehmet Ali Öztürk (Öğretmen), Aslı Attar (Öğrenci), Uğur Özkutlu (Doktor), Cem Sürücü (Yönetmen, Birkan Tunç (Öğrenci, Yakup Akbaş (Öğrenci, Meltem Kocaman(Öğrenci), Hülya Özen (Yayıncı), Halil Özen (Yayıncı), Zafer Polat (Mühendis), Süleyman Dinç (Beden Eğitimi Öğretmeni) de vardı.
Bursa Şubesi yanımızda!
“Bursa ÇYDD Şubesi örgütlü çalışmanın önemi”ni bir kez daha ortaya koydu. On üye ve altı öğrenci, dönüşümlü biçimde eğitim çadırlarında görev aldı. Üyelerinden Levent Alkan hocamız uzun süre Gözlementepe’de kaldı, birlikte çalıştık.
Şubemizin, yılbaşını deprem bölgesinde geçireceğini gazetelere ilan vererek duyurması üzerine, Bursa Şubesi 130 çocuğa hediye paketleri hazırladı ve 2000 yılının ilk dakikalarını, yani milenyumu, gönüllülleri ile birlikte bizimle bölgede karşıladı. Bu, örgütlü çalışmanın en güzel kanıtıydı. Başkanları Av. Kadriye Çöpdemir defalarca bölgeye geldi, ihtiyaçları bizzat yerinde görüp temin etmeye çalıştı.
İzmir’in el uzatan gönüllüleri
Bursa’nın yanı sıra İzmir, Ankara ve Üsküdar ÇYDD şubeleri de Gözlementepe’ye en çok destek verenlerdendi.
İzmir’in ilk ekibi, deftere şu satırları yazmıştı:
— “Gönülden çalıştık, el verdik. Acıyı beraberimizde götürüyoruz. Yüreğimiz, sevgimiz ve hüznümüz… ÇYDD ile gurur duyuyoruz.” ( Ayla Karadeniz, Gülten Kuman, Varlık Boz, Hülya Ambarlı, Nurhan Dündar, Candan Gökçek, Melike Özer, Emel Denizaslanı, Şadan Güleç.)(10.09.1999)
İzmir’den gelen ikinci ekip ise paylaşarak azaltmaya inanıyordu:
— “İzmir’den acıları paylaşarak azaltmaya geldik. Genç arkadaşlarımızın duyarlılığı bizi güçlendirdi. Örgütlü çalışmanın değerini bir kez daha anladık.” (Tuna, Esin Ünal, Ödül, Semra Kürkçü, Serden Ferhatoğlu, Tuncay Üstün, Ferhunde Duman, Nedret Tanyel, Eda Tanyel, Ceren, Şengül Yelken, Sevgi Temiz,) (15.09.1999)
İzmir’den yüzlerce gönüllü geldi. Aralarında öyle isimler vardı ki, unutmak mümkün değildi. Depremin ilk günlerinde kamyon kasasında yaptıkları uzun bir yolculuktan sonra Değirmendere’ye gelen Salih Göksugüzel (Öğretmen) ve eşi Leyla Göksugüzel (Öğretmen) mesela… Onların özverisini hiçbirimiz unutmadık.
Ankara’dan yükselen ortak ses
Ankara ÇYDD’den gelen gönüllüler, sahadan dönerken şu satırları bırakmıştı:
— “Buraya geldim, şimdi dönerken aynı insan değilim… Hepsi birer ağaç ve hep beraber orman gibiydiler.” (Nüveyda Işık, Engin Tamüzen, Mine Bağış, Gülçin Yalçın, Eylül/1999)
Bir başka gönüllü grubu ise şöyle yazdı; “Bu kadar kısa zamanda bundan iyisi oluşturulamazdı. Fakat koşulların iyileştirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Plastik ve kağıt tüketimi, (özellikle plastik tüketimi) inanılmaz boyutlarda. Buna ille de bir çare bulunmalı beni son derece rahatsız ediyor. Birtakım şeyler yapalım derken bazı şeylere, özellikle çevreye zarar veriyoruz. Halil Bey Oya Hanım olağanüstü çaba gösteriyor. Onların sürekli katılacak elemana ihtiyaçları var. Bu çabaları için onları kutluyorum. 09.09.1999 (Tahire Alper, Gönül Şentürk , Ayten Oral)
Bir diğeri:
— “Gözlementepe’de çocukların gözlerindeki korku, dokunduğun anda ışığa dönüyordu. Bu, dayanışmanın gerçek tanımıydı. Biz birlikte büyüdük, birlikte öğrendik.”
Derin sözler, sade teşekkürler
Cahit Danış Yetkiner, belki de en yalın ama en çarpıcı cümleyi kurdu:
— “Çağdaş Yaşam’da ilk defa yurttaş oldum.” Birkan Tunç, deftere kendi dönüşümünü yazmıştı:
— “3–4 hafta sonra ‘alıştım, gitmek istemiyorum’ diyerek ayrıldım. Artık galiba büyüdüm. Cengiz Topel bana çok şey öğretti. Çocukların gözlerindeki güven duygusu bütün yorgunluğu unutturuyordu. Hele bazıları bana ‘öğretmen abi’ deyince yutkunamıyordum. Bu çadırlar sadece derslik değil, kalplerin buluştuğu sınıflardı.” Ahmet Yıldırım ise kısacık ama içten sözler bıraktı:
— “İlk kez bir deprem bölgesinde çalıştım. ÇYDD’nin sahadaki emek ve arkadaşlık iklimi etkileyiciydi. Halil Özen’e özel teşekkür ederim.”
Duygu Dolu Notlar: Beş Gün Mü, Beş Yıl Mı Geçti?
Gözlementepe’nin defterine düşen satırlar, yalnızca kelimelerden ibaret değildi. Her biri, gönüllülerin yüreğinden süzülmüş bir damla gibiydi. Çadırların kokusunu, çocukların kahkahasını, bazen de gözyaşını içine taşıyordu.
Filiz Babalık şöyle yazmıştı:
“Beş günde beş yıl mı yaşandı? Kalbimi burada bırakarak gidiyorum.”
Gerçekten de öyleydi. Burada geçen her gün, insana zamanın başka türlü işlediğini hissettiriyordu.
Ayşegül Ordu, bizleri anarak şükranını dile getirdi:
“Halil Özen ve Oya Çolpan’a özel teşekkür. En güzel insani duygularla çalıştınız.” Banu Kund’un sözleri ise dayanışmanın gücünü özetliyordu:
“Özveri ve dayanışma ile aşılamayacak hiçbir şey yokmuş.” Emel Yılmaz İşçi’nin satırları bizlere gurur verdi:
“Bu kuruluşu gördükten sonra ÇYDD’li olmanın gururunu daha çok yaşadım.” Aykut İlter duygularını iki uçta yaşadı:
“Ayrılıyorum; hem hüzün hem sevinç. Kesinlikle tekrar geleceğim.” Gönül Kaya, genç gönüllülerin yükünü anlatıyordu:
“Gençlerin omuzladıkları sorumluluk çok büyük.” Şengül Çabuk ise hepimizin hissettiği bir gerçeği kaleme aldı:
“Verdiğimden fazlasını aldım.” Öznür Özkan, ayrılırken yanına yalnızca hatıraları değil, ruhunu güçlendiren bir duyguyu da götürdü:
“Gelmek lazım uzun süreler. Çadırdaki samimiyet ve azmi İstanbul’a götürüyorum.” Cemile Karamahmut, burada geçen iki günü hayatının en üretken zamanları olarak tanımladı:
“Yaşamımda kendimi en üretken hissettiğim iki günü yaşadım.” Nihan Savant’ın sözlerinde ise bir tevazu vardı:
“Zaten kurulmuş bir düzenin geçici bir dişlisi olmaya çalıştım. Geleceğim.” Tanşıl Kılıç, gözyaşlarıyla mücadele ederken satırlara şu cümleyi bıraktı:
“Ağlamamı engelleyen duygu bu çadırın verdiği umuttu.” Cihanser İnoğlu ise ayrılırken geri dönme isteğini dile getirdi:
“İhtiyaç duyulduğunda yeniden gelmek isterim.” Ve ismini bırakmayan bir gönüllü, yalnızca şunu yazmıştı:
“Beş günlük sürem doldu. Uzaktan dinlemekle anlaşılmıyor. Eksikler olsa da zamanla düzeleceğine inanıyorum.”
Bir hafızanın izi
Bütün bu satırlar, bölgeye ilk müdahale edenlerin, ilk çığlıkla birlikte yola çıkan gönüllülerin, krizi akıl ve sevgiyle yönetenlerin hafızalarından kalanlardı. ÇYDD’nin kurucusu ve efsane başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın vizyonu ve güvenililirliği, Nilgün Barkın ve arkadaşlarının fedakarlığı ve organizasyon yetenekleri, sahadaki binlerce isimsiz kahramanın emeği sayesinde 17 Ağustos’un küllerinden yepyeni bir eğitim ve dayanışma seferberliği doğmuştu.
Biz gönüllüler, “imece çalışmasının dayanılmaz güzelliği”ni orada, çadırların gölgesinde, çocukların gözlerinde yeniden oluşan pırıltıda gördük. Ve biliyorduk: o pırıltı hiç kaybolmayacaktı.
“İnsanlar isterse, gönül verirse çok şeyi başarabiliyor.” Ve biz, o çadırlarda bunun canlı tanıkları olduk.
Sürecek…
📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma
- 👉 ANA YAZI: 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut
- 🔗 İyiliğin Örgütlü Hali (8 Bölümlük Seri):
- 🔹 1. Bölüm: Çağdaş Yaşam Gönüllüleri
- 🔹 2. Bölüm: Dayanışma ve Mücadele
- 🔹 3. Bölüm: Tuzla’dan Gölcük’e Uzanan Köprü
- 📝 Tanıklıklar ve Özel Yazılar:
- 📍 Depremde Zamanın Durması
- 📍 Deprem Gönüllüleri: Unutulmayan Anlar
- 📍 Depremde Çocuklar ve Gönüllüler
- 📍 ÇYDD Tuzla Deprem Çalışmaları
- 📍 Nâzım Hikmet – Deprem Şiiri
* Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.


