Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Bu anlatı, 1999 depreminin dayanışma ruhunu kayıt altına alan 17 Ağustos: Ölümün Esir Alamadığı Umut ana dosyasının bir parçası olarak hazırlanan “İyiliğin Örgütlü Hali” serisine aittir.

17 Ağustos 1999’da sarsılan yalnızca binalar değildi; aynı anda vicdanlarımız da sarsıldı. O karanlık gecenin ardından, ölüm her şeyi esir almışken, bir tek umuda ve insanlığa dokunamamıştı. Çünkü umut, gönüllülerin ve askerlerin alın terinde, insanlık ise çocuklara uzanan o ellerde can bulmuştu. İşte bu metin, o ellerin, o yüreklerin ve o isimsiz kahramanların; bölgeye gelip, çocukların yaralarına merhem olanların hikâyesidir.

17 Ağustos deprem seferberliğinde, “dağınık iyi niyetler”, “örgütlü bir iyiliğe” dönüşmüştü. “Türkiye’deki iyiliklerin ve güzelliklerin örgütlü örneği ve önderi olan Prof. Dr. Türkan Saylan” yalnız ufuk gösteren değil, bizzat sahaya inen ve organize eden bir öncüydü.

Nitekim, ÇYDD, deprem bölgelerinde sadece çadır kurmakla, okul yapmakla yardım dağıtmakla kalmadı, şefkatin, dayanışmanın, fedakarlığın ve umudun önemli bir örneğini verdi.

Türkan hocanın, üniversitelerle, yerel yönetimlerle, askerlerle, gazetecilerle, gönüllülerle ve destek veren kurumlarla kurduğu köprüler, o kaotik günlerde umut ışığı oldu. Onun liderliği, yıkılan bir evin enkazından daha fazlasını kurtarmaya, geleceğe dair bir dayanışma inancını yeşertmeye odaklanmıştı.

Depremin ortasında çocuklar için kurulan “oyun okulları,” aslında birer güven adasıydı. Gözlementepe’den Değirmendere’ye, Şirinköy’den Mehmetçik’e uzanan hat üzerinde; öğretmenler, psikologlar, sağlıkçılar ve gönüllüler, resim, müzik, drama, sergiler, tiyatrolar ve oyunla “normale dönüş”ün yollarını araladı. Çünkü biliyorduk: 0-12 yaşındaki çocuklar için psikolojik destek, ekmek ve süt kadar gerekliydi. Bir sınıfta su dağıtan bir psikoloğun eli, başka bir sınıfta marş söyleyen bir öğretmenin sesi, başka bir çadırda “ödev” diye verilen bir gülümseme… Hepsi aynı denize düşen taşın halkalarıydı ve bu halkalar, fırtınaları bile sakinleştirecek güce sahipti.

Öğrenciydiler, öğretmen, doktor, veteriner hekim, yönetmen, yayıncı, gazeteci, sağlık memuru, sosyolog, psikolog, mimar, mühendistiler…

Onlar ki ne paranın, ne malın mülkün ölümü atlatmaya yetmediğini görmüş; hayatta kaldıkları için suçluluk duyanların çaresizliğine şahit olmuşlardı.

Onlar ki ölüm karşısında; doğuluyla batılının, zengin ile yoksulun, güzelle çirkinin, uzun boyluyla kısa boylunun nasıl eşitlendiğini bizzat yaşamışlardı. Ama aynı zamanda, “acil yapılan toplantılarla, o televizyonlarda geçen altyazılarla, kurulan kriz masaları” ile umudun nasıl direndiğini ve örgütlendiğini de biliyorlardı.

Mehmet Ali Öztürk ( Coğrafya Öğretmeni), Birkan Tunç ( ÇYDD Tuzla Şube Üyesi, İTÜ öğrencisi), Ayten Oral (ÇYDD Üsküdar Şube Üyesi, Öğretmen), Hülya Özen (ÇYDD Tuzla Şube Kurucu Üyesi, yayıncı), Zafer Polat (ÇYDD Tuzla Şube Üyesi, İş İnsanı), Halil Özen (ÇYDD Tuzla Şube Kurucu Başkanı), Serap Aydın (ÇYDD Üsküdar Şube Başkanı, Emekli Öğretmen), Deniz Gürer ( Eskişehir -Bilecik Veterinerler Odası Başkanı), Sayme Koşar ( ÇYDD Üsküdar Şube Üyesi, Tarih Öğretmeni), Pelin Karakurt ( Edebiyat Öğretmeni), Aslı Attar (Sinema-Tv Öğrencisi) Cem Sürücü (Sinemacı-Yönetmen), Yakup Akbaş (SBF. Öğrencisi), Meltem Kocaman (SBF. Öğrencisi), Uğur Özkutlu (Doktor), Süleyman Dinç ( Beden Eğitimi Öğretmeni)…

Salih Göksugüzel ( Öğretmen), Leyla Göksugüzel (Öğretmen), Tuna Uysal, İlknur Özdemir, Şule Atay (Psikolog), Ali Cengiz Akdeniz (Drama Hocası), Oya Çolpan (Sosyal Hizmetler Uzmanı), Başaran Dal (Sağlık Memuru), Çiğdem Yenidoğan (Sosyolog), Cihan Bingöl (Öğrenci); Suat Daloğlu (Ev Hanımı), Emrah Yıldız ( Öğrenci), Gökhan Zoroğlu (Öğrenci), İsmail Karakurt, Özgür Oktay, Güler Şentürk (Psikolog) , Tuna Uysal, Ceren Cansu Öc (Öğrenci), İlknur Özdemir, Atilla Ertürk, Levent, Eda, Gamze, Ayşegül, Deniz, Pınar, Serkan, Hüsniye, Kadir, Cahit….İzmir ÇYDD 1. grup gönüllüler… İzmir ÇYDD 2. grup gönüllüler… Bursa ÇYDD gönüllüler… Üsküdar ÇYDD gönüllüler… Ankara ÇYDD gönüllüler… Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyeleri, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Öğretim Üyeleri ve adını tek tek sayamadığımız yüzlerce gönüllü…

Her biri, bir çocuğun yüzündeki tebessüm, bir annenin gözündeki minnet gözyaşıydı.

Depo sorumluları, kriz masası sorumluları, sürücüler, aşçılar, sınıf gönüllüleri, sahra sağlıkçıları… Dayanışma zinciri sahada kendiliğinden büyüdü. 8.Mekanize Piyade Tugayı, 65. Mekanize Piyade Tugaylarının Komutanları Mahir Kök, Hüseyin Kıvrıkoğlu, özel sektörden nice kurum, gönüllü ağının elini güçlendirdi. Bir konteyner, bir prefabrik, bir park, bir lojman; her tuğla, insanlık onurunun tuğlası oldu.

Tabi ki hemen hemen hepimiz biliyorduk ki; bu kara düzen gerekli önlemleri almadığı, gerekli kuralları koymadığı, denetimleri yapmadığı için bu sonuçlardan sorumluydu. Doğal afetleri de faciaya çeviren bir türlü alınmayan önlemler, çıkarılmayan derslerdi. Ama onu, yani bu düzeni ne yapsak değiştiremiyorduk. Uğraşıyorduk ama nafile…

Türkan Saylan hocamızın ve bizim amacımız hep aynıydı, hiç olmazsa denize dönebilen her deniz yıldızına katkıda bulunmak. Biliyoruz, sahil boyunca daha binlercesi var; yine de bir tanesinin daha suyla buluşması için uzanan her el, bu hikâyenin isimsiz kahramanı ve o el, en gözü pek eylemci sayılmalı.

Bu deneme, bir “kurtarma, böbürlenme öyküsü” değil; yalnızca, örgütlü iyiliğin nasıl filizlendiğinin, dayanışmayla nasıl boy verdiğinin ve nasıl alanını genişletebildiğinin anlatılabilmesi için, aslında çok gecikmiş bir tanıklığın ifadesidir.

İsimler, yaka kartları burada birer kıvılcımdır; asıl kahraman, “çoğul bir bizdir.” Bu yüzden anlatımız, bir teşekkürle değil bir çağrıyla bitmeli: İyilik nöbeti devredilmez. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da birlikteyiz.

Gönüllülerin dilinden 26 yıl önceki Gölcük Depremi… (Değirmendere, Gözlementepe )

Unutmadıkça Yaşayan İnsanlık

Deprem Gecesi — Tuzla’da

Gece yarısı büyük bir uğultuyla uyandık. Hemen, korku ve panikle altı yaşındaki oğlum Deniz’in odasına koştuk. Kapıyı açar açmaz Deniz, “babaaaa” diye çığlık atarak nerdeyse iki metreden bir çekirge misali kucağıma sıçradı. Ne olduğunu anlamamış ama çok korkmuştu. Evin çatısındaki kiremitler birbirine vuruyor, ahşapları gıcırdıyor, topraktan bir ejderha çıkacakmış gibi büyük bir homurtu geliyordu. Bahçedeki Kangal köpeğimiz çılgınca havlıyor, martılar ve kuşlar çığlık çığlığa bağırıyordu. Deniz’i kaptığımız gibi bir kat aşağı inip bahçeye çıktık. Telefonlar çalışmıyordu.

Dışarıda ilk dikkatimi çeken gökyüzü oldu. Elektrikler kesikti; etraf zifiri karanlıktı. Yıldızlar sanki elimi uzatsam tutacak kadar yakın ve büyüktü. Sanki gök yere inmiş, yeryüzünü yıldızlar işgal etmiş gibiydi. Deniz kucağımda, eşimle birlikte ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Bir süre öylece kalakaldık.! Ama hayatta kaldığımıza göre belli ki çok şanlıydık.

İlk Gün — Tuzla’da Yardım Hattı

Bir kaç saat sonra haberler gelmeye başladı. İstanbul ve Tuzla’da çok ciddi bir yıkım yoktu. Tuzla’nın Şifa Mahallesi’nde aynı müteahhitin yaptığı üç bina çökmüştü; can kayıpları vardı. Ertesi gün oraya gittik. Mahallenin girişindeki Alcatel Fabrikası yetkilileri ile ÇYDD Tuzla Şubesi başkanı olarak konuştum. Sınırlı sayıdaki depremzedeye sabah, öğle ve akşam yemeği vermeye başladılar. Bu destek aylarca sürdü.

Öğrendik ki, asıl büyük yıkım ve can kayıpları Gölcük – İzmit – Yalova hattındaymış. Her yer, başta Tüpraş olmak üzere yanıyor; ve patlarsa Tuzla dahil hemen hemen İzmit’in çevresindeki her yerin, Kadıköy’e kadar Anadolu yakasının yok olacağı konuşuluyordu.

20 Ağustos — Değirmendere’ye Köprü

Ertesi ya da bir sonraki gün ÇYDD Tuzla şubemizin üyesi ve arkadaşım Zafer Polat aradı: “Yardımlar iki taraftan gidiyor ama Değirmendere arada kalıyor; Belediye Başkanı Ertuğrul Akalın destek istiyor.” dedi. Gerçektende İstanbul’dan Kocaeli yönüne gönderilen yardımlar İzmit’te, İstanbul’dan Yalova yönüne gönderilenler de oradan ileriye geçemiyordu.

Zafer, 20 Ağustos’ta Değirmendere’den bildirilen acil ihtiyaç listesini bize faksladı.

Bazı dernek üyeleri ile bir araya gelerek neler yapabileceğimizi tartıştık. Bölgeye mutlaka yardım gönderme, gitme kararı aldık. Ardından Genel Başkanımız Türkan Saylan’ı arayıp Değirmendere’nin durumunu ve düşüncelerimizi bildirdik.

Hülya, Değirmendere’den gelen acil ihtiyaç listesini tüm ÇYDD şubelerine ve tanıdıklarımıza gönderdi. Tuzla’dan topladığımız yardımları ve ilk su Tır’ını ayın 20’sinde (Adnan abi (İlhan) o dönem su bayiliği yapıyordu Tuzla’da.) Değirmendere’ye doğru yola çıkardık.

Türkan Hoca‘ya, eğer gönüllü bir ekip kurulursa eşim ve dernekten bazı gönüllülerle bölgeye gidebileceğimizi ve kalabileceğimizi, yaptığımız toplantıda karar aldığımızı söyledim. Felaketin büyüklüğü hepimizi korkutuyor; devletin kurumlarının çaresiz kaldığı bölgede biz ne kadar başarılı olabiliriz, ne işe yararız diye doğal olarak düşünüyorduk.

Türkan Hoca: “Dayanabilir misiniz?” diye sordu. Şartlar çok ağır biliyorsunuz değil mi?” dedi. Bir şey yapmalıydık. Ve Zafer tarafından o yol Değirmendere Belediye Başkanı Ertuğrul Akalın’nın çağrısıyla bize açılmıştı. En azından nereye gidebileceğimizi biliyorduk. Beyhude beyhude deprem bölgesinde dolaşmayacak; bir belirsizliğe yol almayacaktık. Türkan Hoca ikna oldu. Ve hemen genel merkezde gönüllü Nilgün Barkın’ın koordinasyonunda bir kriz masası oluşturdu. Televizyonlarda “deprem bölgesine gidecek gönüllüler aranıyor” altyazıları dönmeye; ve genel merkezimize gönüllüler başvurmaya başladı.

24 Ağustos — Ekip ve Yola Çıkış

24 Ağustos akşamı Tuzla, Üsküdar ve Genel Merkez çağrılarına cevap veren gönüllülerden oluşan toplam 15 kişilik ekip tamamlanmıştı. Salı akşamıydı…
Tuzla’nın üzerini ağır bir yaz akşamı karanlığı sarmıştı. Depremden altı gün geçmişti ama hepimizin içi hâlâ çaresizlikten ilk günkü gibi daralıyordu. Hülya’yla sessizce hazırlandık. Oğlumuzu anneme, köpeğimizi komşumuz Ermeni Kampı hizmetlisi Selahattin Efendiye emanet edip; yola koyulduk. Bizim için deprem bölgesiyle 2 yıl aralıksız sürecek ilişki böylece başlamış oluyordu.

E‑5’te yol kenarındaki bir benzinlikte konvoyun diğer araçlarıyla buluşacaktık. Oraya vardığımızda, beyaz bir minibüs hemen dikkatimi çekti. İçinde, genel merkezden gelen gönüllüler vardı; çoğu genç, üçü de tecrübeli kadın öğretmenlerdi.

Gölcük/ Değirmendere, Cengiz Topel İ.Ö.O. Soldan Mehmet Ali Öztürk, Cem Sürücü, Süleyman Dinç.

Orada ilk kez tanıştığım ve sonrasında çok sıkı dost olduğumuz Mehmet Ali’de kendi aracıyla gelmişti. (Çok renkli ve becerikli bir insan olan Mehmet Ali, sahada kimi zaman mimar, mühendis, kimi zaman öğretmen, psikolog, kimi zaman çadır kuran, göçükte çalışıp beton kıran bir usta idi. Yani bölgenin jokeriydi. -Zaten bölgeye gelen ilk ekibin hemen hemen hepsinin joker özelliği olmasa orada tutunmamız imkansızdı.- Nitekim arabasının bagajında her ihtimale karşı bir hilti- darbeli büyük matkap, delici, kesici aletler- de getirmişti. Hatta daha sonra 1 Eylül 99’da açılışını yaptığımız CarrefourSa’nın bize tahsis ettiği 1200 metre karelik okul çadırının iç dizaynının -sınıfların boyutları ve sınıfların konumları- mimarı da, mühendisi de, işçilerinden biri de o olacaktı.) Herkesin yüzünde aynı ifade: Biraz yorgun, biraz endişeli ama en çok da kararlı.

Gölcük Depremi’nin 1. Yıldönümü sağdan; Hülya Özen, Aslı Attar, Gökhan Zoroğlu, ve Mustafa Şarlayan…

Zamanla rehabilitasyon merkezlerimizin olmazsa olmazı, demirbaşı, temizlik konusunda mahir, bütün çocukların Aslı ablası haline gelen; çalışmaktan kendimizi kaybettiğimiz, baygınlık geçireceğimiz anlarda hepimize nefes olan: “Halil abi çay”, “Hülya abla kahve” “Su isteyen var mı?” diyen Aslı ile de o akşam orada tanıştık. Konvoy halinde yola çıktık: önde Mehmet Ali, ardından minibüs, en sonda biz. Yol boyunca karanlıkta yıkık binalar siluet gibi görünüp kayboluyordu.

22.30 — Değirmendere’ye Varış

22.30’da Değirmendere meydanına girdik. Projektörlerle aydınlatılmış bir meydan jeneratör ve askerî araç sesleri… Tırlardan indirilen yardımlar köşelere yığılıyor, tasnif ediliyordu. Kalacak yer için Belediyeye geçtik; Başkan Ertuğrul Akalın’ın eşi bize yol gösterdi. Cengiz Topel İ.Ö. Okulu’nun yanında -sabah uyanınca anlayabildiğimiz 6katlı yıkık bir binanın hemen yanında- gönüllüler için dört Kızılay çadırı hazırlanmıştı. Ben ve Hülya kendi , Mehmet Ali kendi aracında gecelerken; diğer arkadaşlar üç çadıra sığıştılar. Bir çadırı da yanımızda getirdiklerimizi koyduğumuz bir depo yaptık.

O gönüllü gençlerden biri, öğrenci Birkan Tunç, yola çıkışımızı şöyle hatırlar:

Mehmet Ali Öztürk ve Aslı Attar.

“Tuzla’dan E-5’e çıktık. Benzinlikte beyaz bir minibüs ve Mehmet Ali Abi’nin arabası bekliyordu. Minibüste dokuz genç, üç kadın öğretmen vardı. Minibüsten inen Aslı , Halil Abi’yle konuşmaya başladı. Diğerleri araçtan inip bizimle tokalaştı. On-on beş dakika ayaküstü konuştuk. Sonra kimse fazla lafa girmedi, herkes biliyordu ki asıl konuşmamız gereken yer orasıydı. Farların aydınlattığı asfaltın üzerinde, sessizce Değirmendere’ye doğru yola çıktık.”

Minibüsteki öğretmenlerden biri, Pelin Karakurt, bu yolculuğu bambaşka bir yerden anlatır:

“Günlerdir televizyon karşısında ‘Bir şey yapmalıyım’ diye düşünüyordum. Bir kanalda geçen ‘deprem bölgesine gönüllü aranıyor’ altyazısını görünce numarayı aldım, aradım. Ertesi gün döndüler. Elektriğin, suyun olmadığı, hâlâ canlı arandığı bir yere gider misin dediler. Hiç düşünmeden evet dedim. Ertesi gün minibüse bindiğimde, önümde Mehmet Ali’nin arabası, arkamda ise hiç bilmediğim bir şehre götüren karanlık yol vardı.”

Konvoy hareket ettiğinde, motor sesleri sanki daha gürültülüydü. Belki de içimizdeki sessizliği bastırmak için bize öyle geliyordu. Far ışıkları asfaltın üzerine uzun bir tünel çiziyor, tünelin ucunda bizi neyin beklediğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Ama hepimiz aynı şeyi hissediyorduk: Artık geri dönüş yoktu.

Varış ve İlk Gece

Saat 22.30 civarıydı…
Üç araç, birbirimizi kaybetmeden, sessiz bir konvoy gibi belirsizliğe doğru ilerliyorduk. Yol boyunca hiçbir ışık yoktu. Farların aydınlattığı birkaç metre dışında kalan her yer zifiri karanlıktı. Ara sıra, yol kenarında karanlığın içinden beliren yıkık binalar siluet gibi görünüyor, gözümüz seçtiği anda kayboluyordu.

Halil Özen – ÇYDD Tuzla Şubesi Başkanı:

“Değirmendere meydanına geldiğimizde, sanki darbe olmuş bir memleketteydim. Bu sahneler ancak filmlerde izlenebilirdi. Askeri Cemseler, Cipler, kamyonlar, araçların çıkardığı o boğuk motor homurtusu… Meydan projektörlerle aydınlanmış, jeneratörlerin sesi , her tarafta oradan oraya koşuşturan askerler, emirler veren komutanlar vardı. Her yere yeşil renk hakimdi. Tırlar, boşaltılıyor, yardımlar meydana istifleniyor; üstleri yeşil naylonlarla örtülüyordu. O uğultunun ve yağmurun altında, karanlıkla ışığın, sessizlikle garip ürkütücü gürültünün, bir karışımı vardı.

Önce eski belediye binası olarak kullanılan resim evine uğradık. Burada, Belediye Başkanı Ertuğrul Akalın’ın eşi bizi bekliyordu. Kalacağımız yer, bir okulun arkasında kurulmakta olan gönüllü çadırkentiydi..

Birkan Tunç:

“Kalacağımız çadırlar yeni kuruluyordu. Toplam dört çadır vardı. Üçünde biz kalacaktık, birini de depo yaptık. Yatabilmemiz için toprağa sermek üzere muşamba ve battaniyeler verdiler. Hepimiz elimizi çamura, toprağa vurup çadırların içini düzeltmeye başladık.”

Kızılay çadırları ilk bakışta koca birer beyaz kubbe gibi görünüyordu ama içeri girdiğinizde nemin ve yağmur kokusunun içe işleyen serinliği vardı.

Pelin Karakurt – Edebiyat Öğretmeni:

“Güzelim Değirmendere terk edilmiş, griye bürünmüş bir kasaba gibiydi. Kızılay çadırına yerleştik. Görevliler bize, depremzedelere verdikleri ince, keskin kokulu battaniyelerden verdiler. Hatta çamurun üzerine serebileceğimiz naylon şiltelerimiz bile vardı. Tabi yeterli değildi, onları da erkekler kadınlara bıraktı. O gece yağmur altında, Kızılay çadırında, artçı sarsıntılarla sallana sallana uyuduk.”

Ya da belki uyumaya çalıştık…
Dışarıda ince ince yağan yağmurun sesi, arada geçen askeri araçların uğultusu, uzaklarda yankılanan köpek havlamaları… Bütün bunlar, uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen bir geceye karıştı. Ve ertesi sabah, güneşin doğmasıyla, karanlıkta yalnızca hayal meyal gördüğümüz yıkım, gözlerimizin önünde bütün çıplaklığıyla duracaktı.

Sabah ve İlk Gün

Gece boyunca uyumak zor olmuştu. Yağmurun ince sesi, uzaktan gelen motor uğultuları ve ara ara hissedilen artçılar… Sabahın ilk ışıkları çadırın içine süzüldüğünde, herkesin yüzünde aynı ifade vardı: Yorgunlukla karışık bir merak. Karanlıkta yalnızca hayal meyal gördüğümüz yıkımın, gün ışığında nasıl görüneceğini düşünmek bile ağır geliyordu.

Birkan Tunç o sabahı şöyle anlatıyor:

“Sabah olduğunda merak içindeydim. Buraya neden geldiğimi hâlâ tam bilmiyordum. Evden çıkarken amacım enkaz çalışmalarına katılmaktı ama içimden bir ses böyle bir işte çalışamayacağımı söylüyordu. Öyle de oldu. Beni Kriz Masası’na verdiler. Yakup, Engin ve ben belediyenin resim evine gittik, görevimizi anlattılar: Gelen insanlara sorunlarını çözmek için yol gösterecek, nereye nasıl başvurmaları gerektiğini anlatacaktık. Personel azlığından belediyeyi ilgilendiren başka konulara da bakmamız gerekiyordu. Yakup ve Engin mızmızlanmaya başladı; masa başı işi, onlara göre işe yaramamak demekti. Üçüncü günden sonra masada tek başıma kaldım. İnsanlar durmadan geliyor, ben de cevap vermeye çalışıyordum. Altıncı günün sonunda boğazlarım şişti. Bir gün izin yapıp yine işimin başına döndüm.”

Çadırdan çıkıp çevreye bakınca, geceyi sessizce örten karanlığın ardındaki manzara bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı.

Serap Aydın – Emekli Öğretmen:

“Gördüğümüz manzara tam anlamıyla korkunçtu. İlk işimiz, kuracağımız rehabilitasyon merkezini hazırlamaktı. Bazı çadırkent yöneticilerin ‘Eğitim şimdi gereksiz’ diye düşünmeleri gibi engelleri aşarak, yukarıda kurulan bir çadırkente, oradaki askerlerin yardımıyla bir çadır kurduk. Talep o kadar fazlaydı ki, diğer grup arkadaşlarımız aşağıdaki okul binasını temizleyip o gece ikinci bir merkez açtı.”

Sayme Koşar – Tarih Öğretmeni:

“Korkunç durumu, sabah olup da enkazların yanı başındaki çadırda kaldığımızı görünce fark ettim. O ağır ceset kokusunun nereden geldiğini de… Yapacak çok iş vardı: Çocukları toplayacak yer bulmak, izin almak, gelen yardım araçlarını boşaltmak…

Gençler beni orada şaşırttı. Üniversite öğrencisiydiler; doktor, sinemacı, yayıncı… O gün aralıksız yağan yağmurun altında oradan oraya koşuyor, yük boşaltıyor, çadıra yatak taşıyorlardı. Çamurun içinde kalmayı, ıslanmayı hiç umursamıyorlardı.

İtalya’dan gelen iki tırı boşaltırken, sanki bir tatil beldesinde voleybol maçı yapar gibiydiler. Öylesine coşkuyla çalışıyorlardı ki ki, yıllardır gözyaşını görmediğim can dostum Serap’ın yanaklarından yağmur gibi yaşlar iniyordu.

(Değirmendere, Cengiz Topel İ.Ö.O. dezenfekte edilirken; Uğur Özkutlu, Halil-Hülya Özen ve Mehmet Ali Öztürk)

O gün Serap ve Ayten, Mehmetçik Çadırkenti’nde kurduğumuz okul için öğrenci toplamaya başladı. Akşam ise Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nu temizlediklerini öğrendim. Yanlarına gittiğimde, sanki güne yeni başlamış gibiydiler; yuvalarının temizliğini yapar gibi çalışıyorlardı.

Duvarlardan pislik kazıyor, defalarca çamaşır suyuyla siliyorlardı. Gençlerden Aslı bağırıyordu: ‘Beni tutmayın, ben tuvalet temizlemek istiyorum!’”

Pelin Karakurt – Edebiyat Öğretmeni:

“Günün ilk ışıkları dehşeti gözlerimizin önüne serdi. Her yer çamur, her yer enkaz, gözyaşı ve koku… Bereketini veren yağmur, bu kez sefalet ve salgın tehlikesi getirmişti. Kahvaltı için çadırımızın yanındaki Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nun bahçesindeki aşevine gittik. Sonradan merkezimiz olacak bu okulun bahçesi derme çatma çadırlarla doluydu.

Mezarlık altındaki Mehmetçik Çadırkenti’ne giderken fay kırıklarını görüyordunuz.

Yağmur altında yatak dağıtmak ilk işimizdi. Çamur zeminde başımızın üzerine yüklediğimiz yatakları sırayla taşıdık. Bir tane daha isteyenlere hayır demek zorunda kalmak da bize düştü.

Kıdemli öğretmen arkadaşlarım, getirdiğimiz malzemelerle çocuklara ait ilk ‘Rehabilitasyon Merkezi’mizi kurdular. Kapısına tükenmez kalemle dosya kâğıdına ‘okul’ yazdım.

Biz gençler ise İtalyanların yolladığı dev tırı boşaltmaya gittik. Başta bizimle ilgilenmeyen dört İtalyan asker, yetkililerin yanında zoraki beklerken daha fazla dayanamadı; beraber çalışmaya başladık. Dillerimizde on kelime bile ortak yoktu ama dört saat boyunca yük boşalttık. Kucaklaşarak ayrıldığımızda artık yabancı değildik.

Değirmendere, Cengiz Topel İ.Ö.O. dezenfekte edilirken; Pelin Karakurt, Cem Sürücü ve Süleyman Dinç

Akşamüstü Cengiz Topel’e ben de gittim. İlk girişte, evlerine giremeyen insanların zorunluluktan okulun her köşesini tuvalet olarak kullanmak zorunda kaldığını gördük. Kilolarca çamaşır suyu ve dezenfektanla temizledik.

Mucize gibi gelen gece sayesinde kendimizi çadırımıza attık. Yorgunluktan bayıldığımız için olsa gerek, 5.3 büyüklüğündeki depremi çoğumuz duymadık bile.”

Deniz Gürer – Eskişehir Veteriner Hekimleri Odası Başkanı.

“Devletin yeterli olduğuna inanmak istemiştim. Ama içim hiç rahat değildi. Ne zaman ki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin çağrısını duydum, hemen aradım.
Halil Bey telefondaydı. Durumu açık açık anlattı. Sözleri netti: “Paspas yapar, tuvalet temizler misiniz?” Hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü çocuklar vardı orada.
Ve ben, çocuklar için her şeyi yapardım.

Değirmendere’ye geldiğimde, karşılaştığım ekip çok etkileyiciydi. Tuzla Şubesi’nden gençler, öğretmenler, doktorlar, sigortacılar, benim gibi veterinerler. Hepsi tek yürek olmuş, gece gündüz çalışıyordu. Kimse kimseye meslek sormuyor, sadece ne yapabiliriz diye soruyordu. Bir yandan yardım tırlarından gelen suyu, sütü, bisküviyi boşalttık. Yağmur yağıyordu. Yerler çamur içindeydi. Ama kimse şikâyet etmiyordu. “Gül bahçesinde yürür gibiydik.

Cengiz Topel İ.Ö.O. dezenfekte ediliyor! Dr. Uğur Özkutlu, Halil Özen, Hülya Özen, Mehmet Ali Öztürk

Sonra çocukların sınıfları hazırlandı. Beni en çok etkileyen an, fırçaları, süpürgeleri alıp sınıfları hep birlikte yıkamamızdı. Ayakkabımızın içi çamur doluydu, ama umurumuzda değildi. Dezenfeksiyon yaparken bir an bile ihmale yer yoktu. Çünkü çocuk sağlığı şakaya gelmezdi.

Yorgundum. Ama yorgunluğun sırası değildi. Sınıflar henüz hazır değildi. Çocuklar bekliyordu. Daha hızlı, daha hızlı diyordum kendi kendime. Çünkü biliyordum ki… Bir çocuk daha gülerse, bir çocuk daha okula dönerse, çabamız boşa gitmeyecek” O ilk gün, hem yaşanan yıkımın ağırlığını, hem de dayanışmanın gücünü aynı anda hissettiğimiz gündü. Yağmurla karışık gözyaşımız, çamurun içinde bıraktığımız izler, bir daha hiç silinmeyecek şekilde hafızamıza kazındı.

İlk Ekip, İlk Merkezler

24 Ağustos 1999’da Değirmendere’ye varan o ilk gönüllü ekibin her biri, başka şehirlerden, başka mesleklerden, başka hayatlardan gelmişti. Onların ortak tek özellikleri “Adem ile Havva’nın” torunları, ya da diğer bakışla yeryüzünün bir bölgesinde evrim yoluyla gelişen insan soyunun bireyleri olmaktı. Yani hepimiz akrabaydık. İnsan olmak ve hep insan kalabilmek tek kaygılarıydı. O gün, hepimiz aynı amaç için bir araya gelmiştik.

O ilk ekipte: Mehmet Ali Öztürk ( Öğretmen), Uğur Özkutlu (Doktor), Birkan Tunç ( İTÜ öğrencisi), , Ayten Oral (öğretmen), Hülya Özen (yayıncı), Halil özen (ÇYDD Tuzla Şube Başkanı), Serap Aydın (Emekli Öğretmen), Deniz Gürer ( Eskişehir -Bilecik Veterinerler Odası Başkanı), Sayme Koşar (Tarih Öğretmeni), Pelin Karakurt ( Edebiyat Öğretmeni), Aslı Attar (Öğrenci) Cem Sürücü (Yönetmen), Yakup Akbaş ( Öğrenci), Meltem Kocaman (Öğrenci), Süleyman Dinç ( Öğretmen), vardı.

Sonraki bir kaç gün ve hafta içinde aramıza katılıp büyük katkılarda bulunanlar oldu. Reyhan Leflef (Türkçe öğretmeni), İsmail Karakurt, Aydın, Oya Çolpan (Halkla İlişkiler Uzmanı), Başaran Dal (Sağlık Memuru), Çiğdem Yenidoğan ( Sosyolog), Cihan Bingöl (Öğrenci) Emrah Yıldız ( Öğrenci), Gökhan Zoroğlu (Öğrenci), Ali Cengiz Akdeniz ( Drama hocası), Suat Daloğlu (Ev hanımı) ve yüzlerce gönüllü. Salih Göksugüzel ( Öğretmen), Leyla Göksugüzel (Öğretmen), Tuna Uysal, İlknur Özdemir, Şule Atay (Psikolog)

Bu ilk ekip, Değirmendere’de iki ayrı merkez kurdu.

1. Kızılay Çadırkenti – Çağdaş Yaşam Rehabilitasyon Merkezi

Mezarlığın alt tarafındaki çadırkentin içinde, biri yeşil, biri beyaz iki büyük çadır… Bu çadırlar kısa süre içinde, sadece çocukların ders gördüğü değil; aynı zamanda oyun oynadığı, şarkı söylediği, yeniden gülmeyi öğrendiği yerler oldu. Depremin ağırlığını biraz olsun hafifletmek için kurduğumuz bu merkezin adı “Çağdaş Yaşam Rehabilitasyon Merkezi” idi. Burada gönüllüler, çocuklarla eğitim, resim, beden eğitimi, drama ve moral çalışmaları yapıyor, yetişkinlere de rehberlik ediyordu. Bir kaç gün sonra buraya büyük bir mavi okul çadırı kurarak nispeten çocuklar için daha iyi koşullar sağladık.

2. Cengiz Topel İlköğretim Okulu – Rehabilitasyon Merkezi

Değirmendere’nin içindeki bu okul, depremden sonra ağır hasarlı binalardan kaçanların sığındığı , orta hasarlı yerlerden biriydi. İlk geldiğimizde, odaların çoğu zorunluluktan tuvalet olarak kullanılmış, hijyen neredeyse sıfıra inmişti. Kilolarca çamaşır suyu ve dezenfektanla temizledikten sonra burayı ikinci merkezimiz haline getirdik. Kısa sürede sınıflar yeniden çocuk sesleriyle doldu. Bir yandan gönüllüler çocuklarla ders yapıyor, bir yandan da psikolojik destek sağlıyordu. Tiyatro oyunları oynanıyor, kil, resim vb. sergileri acılıyordu. Okulun bahçesinde beden eğitimi dersleri yapılıyordu.

3-Gölcük Gözlementepe – Carrefour Çadırı

Okullarımızı ziyaret eden Carrefour yetkilileri, Gölcük’teki Gözlementepe’de 1200 metrekarelik dev bir mavi çadırı tamamen bize tahsis etti. Ve her türlü malzeme desteği verdi. Biz de burayı üçüncü rehabilitasyon merkezimiz olarak düzenledik.
Burada tam 900 öğrenciye ulaştık. Çadırın içinde farklı yaş grupları için ayrılmış bölümler, kitap köşeleri, resim atölyeleri ve oyun alanları vardı. Depremin yaralarını sarmak için eğitim, sanat ve dayanışma aynı çadırın altında buluşmuştu.

4) Mehmetçik Çadırkenti

Kimi ihtiyaçlar sahada büyür. Değirmendere Kızılay ve Cengiz Topel’in ardından, Mehmetçik Çadırkentinde de bir birim açtık; böylece dördüncü merkezimiz kurulmuş oldu.

Dört merkez de kısa sürede, deprem bölgesinde birer umut adasına dönüştü. Buraya gelen çocuklar yalnızca ders yapmıyor, aynı zamanda travmalarını paylaşabilecekleri, oyun oynayabilecekleri, yeniden güven hissedebilecekleri bir alan buluyorlardı. Ve bütün bunlar, ilk gönüllü ekibin ve ardından gelen ekiplerin gece gündüz demeden imece usulü çalışmasıyla mümkün oldu.

*****

İlk Umutlar

1) Değirmendere Kızılay Çadırkenti – İlk gün, ilk sınıflar

İlk sabah çadırların önüne dizilen ıslak muşambaların üstünde çocuklar sıraya girdi. Elle tutulur bir “başlıyoruz” duygusuydu bu.

Serap Aydın (Emekli öğretmen):

“İlk gün 90’a varan öğrenci sayımızla Kızılay Çadırkent’te o koşullarda eğitime başladık. Çocukları iki gruba ayırdık. Önce çadır koşullarında temizlik kurallarını anlattık. Sonra dağıtılan boya kalemleriyle resimler, basit şarkılar ve oyunlar… Bir anda çocukların dünyası renklendi. Yapılan tüm resimlerin ana teması depremdi: yıkılan evler, yitirilen yakınlar…”

Deniz Gürer (Veteriner hekim):

“Ertesi gün çocuklar sınıfa çağrıldı. Başta şüpheyle yaklaştılar, sayı azdı. Ama öğretmenlerin hoşgörü ve gayretiyle öğleden sonraki derslere neredeyse çadırkentin bütün çocukları katıldı. Veliler teşekkür ediyordu. Oyuncaklar ve kitaplar dağıttık; ‘deprem çocuğu’ gibi değil, çocuk gibi oynadılar. Teneffüs bile istemez oldular: ‘Hocam ne zaman ders başlayacak?’ diye kapıları zorluyorlardı.”

Reyhan Leflef (Türkçe öğretmeni):

Kardeşim, dostum, her şeyim Pelin’di bu yolculukta ilk çağrıyı yapan.

O benden birkaç gün önce yola çıktı, ben ise cuma gecesi vardım Değirmendere’ye. Gelişim bile başlı başına bir karmaşaydı. ÇYDD Genel Merkez “ikinci ekiptesiniz” demişti ama ben aranmadım bile. Herkes çoktan ulaşmışken hâlâ yerimde sayıyordum. Neyse ki, işten döndüğümde yüzüme bakan Hakan “Hadi” dedi ve beni gece yarısı Değirmendere’ye, Cengiz Topel’in bahçesine kadar ulaştırdı.

Vardığımda gördüğüm şey şuydu: herkes arı gibi. Tuvaleti temizleyen, su taşıyan, depo düzenleyen, çocuklar için yiyecek içecek organize eden… Herkes kendinden geçmiş gibiydi. Kimsenin konuşmaya vakti yoktu. Ancak gece, herkes uyurken başlıyordu “konuşmalar” ve biz de tasnif odasında azıcık soluklanıyorduk.

Ben çadırkentte görev aldım. Oradaki çocuklardan biri, Ferdi, 11 yaşındaydı. Bana şöyle dedi bir gece: “Korkma abla, bu artçı… Artçı olması lazım.”
O kadar olağan karşılıyordu ki sarsıntıları, yüreğime bir başka üşüme çöktü.

“Okulu büyütmek için gönderilen büyük mavi çadır kuruldu. 30 Ağustos sabah jimnastiğinin ardından çocukları sıraya alıp hep birlikte İstiklâl Marşı okuduk; sadece çocuklar değil, çevredeki askerler ve büyükler de eşlik etti.

Bayılırcasına uyuyor, ama uykuda bile depo çadırının düzeni rüyalarıma giriyordu: ‘Galoşsuz giriyorlar, çamur oluyor, her şey karışıyor…’ İstanbul’a dönünce de sürdü o kabuslar. Küçücük çadırda, her köşenin tabelası vardı; Cengiz Topel’de kurduğumuz düzeni buraya taşımıştık.”

2) Cengiz Topel İlköğretim Okulu – Temizlikten derse

Günün ilerleyen saatlerinde temizliği tamamlanan sınıflar açıldı. Çamaşır suyu kokusunun arasından çocuk sesi yükselmeye başladı.

Pelin Karakurt (Edebiyat öğretmeni):

“Temizlenen sınıflara ertesi gün öğrenciler akın etti. Çocuklar unutulmayacak manzaralar görmüş, o korkunç sesleri duymuştu; kadınlar her şeyden yoksundu, hem annelik hem ev işi üstlerindeydi. En perişan yine çocuklar ve kadınlardı. Dersler 10.00’da başlıyordu ama 09.00’da sıraya girip bekliyorlardı. Resimler, kompozisyonlar, terapiler… Bir öğrencimizin sesi güzeldi, türkü söyle dedik. ‘Gidenler toprak oldu, sağ kalanlar omuz omuza…’ dedi. Nasıl sınıftan çıktığımı bilmeden kendimi bir yere kapattım; neredeyse bir saat ağladım.”

Sayme Koşar (Tarih öğretmeni):

“İki birim açtık Değirmendere’de. Gençlerin sıcacık yaklaşımı çocukları bize kenetledi. Oynadılar, şarkı söylediler. Artık enkazdan çıkan korku dolu gözleri yoktu; öğretmen ablaları–abileriyle Değirmendere’nin bir gününü yaşıyorlardı. Sanki enkaz altında annelerini, babalarını, kardeşlerini bırakmamış değillerdi. Değirmendere’de çocukların sevinç çığlıkları vardı artık; hayatı tekrar yakalamışlardı.”

Serap Aydın (çocukların iç dünyası):

“Çocukları yakından tanıdıkça sarsıntının derinliğini yeniden gördük: 18 saat göçük altında kalan Esra; uzun saatler konuşmayan Murat; gözlerindeki ürkekliği atamayan Kübra ve Büşra; anne–babasını çadırlardan bir türlü çıkaramadığımız Rahman… Hangisini unutursunuz? Dört günün sonunda yerimize gelenlere devredip ayrılırken aklımızın yarısı orada kaldı.”

Birkan Tunç – Genç Bir Umudun Ağır Sorumluluğu

” O gün yola çıkarken ne göreceğimi, nasıl hissedeceğimi hiç bilmiyordum ama içimde bir şey vardı… Belki sorumluluk duygusu, belki de çaresiz kalanlara dokunabilme isteği. Kendimi bir anda hayatın en acımasız yüzüyle karşı karşıya buldum.

Değirmendere, Birkan Tunç, Belediye Kriz Masası’nda Vacit abisiyle birlikte görevinin başında!!!

Bir yandan da gözüm gönlüm, çevremdeki insanların emeğindeydi. Özellikle Reyhan ablanın varlığı bana çok şey kattı. O, bize hem yoldaş hem öğretmen gibiydi. Vedalaşırken ikimiz de ağladık. Çünkü biz orada sadece yardım taşımıyorduk, bir arada dayanışmanın anlamını öğreniyorduk.

Bir çocuğun yaşına sığmayan cesareti ve farkındalığı, bana insanın ne kadar dayanıklı bir varlık olduğunu öğretti Çadırkentte çocuklara moral olmak için yaptığımız oyunlar, sabah jimnastikleri, sıraya dizilip İstiklâl Marşı okumalarımız… Bunların hepsi hafızama kazındı.
Ve o çocukların gözünde bir umut aradım hep, bir gülümseme yakaladığımda dünyaları kazanmış gibi oldum.

Ve artık şunu fark ettim: Bu sadece bir yardım görevi değil, bir hayat dersi, bir vicdan inşasıydı. Ben orada büyüdüm. Belki yaş olarak değil ama yürek olarak… Bir deprem bölgesine değil, insanlığın en saf hâline tanıklık etmeye gitmiştim.
Ve şimdi geriye dönüp bakınca şunu söylüyorum kendime: “İyi ki oradaydım. İyi ki gönüllü oldum.

Sürecek….

📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma

* Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.

Çağdaş Tuzla Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Exit mobile version