Eylül… Hüzünle sevincin, ölümle yaşamın harmanlanması. Hangisinin ne zaman baskın olacağının bilinmezliği… Masmavi gökyüzünde güneş tüm dünyayı ısıtırken birden bire şimşeklerin çakması, kapkara bulutların ortalığı kaplaması….
Eylül… Değişken, kararsız. Başlayan kışın kara habercisi mi, yoksa uzak yaz günlerinin müjdecisi mi bilinmez, bilinemez…
“….Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
Büyümez ölü çocukar.
Saçlarım tutuştu önce,
Gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
Külüm havaya savruldu…”
Bir Eylül günüydü… Almanya Polonya’yı işgal etti… Varşova acımasızca bombalanırken, 50 milyon kişi öleceğinden habersiz devam ediyordu gündelik yaşamına. Ve Japonya’da, “o kız çocuğu” atom bombasının ne olduğunu bile bilmeden oynuyordu oyuncaklarıyla… Ardından Danimarka geldi. Sonra Norveç, Belçika, Hollanda, Fransa, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya… Faşizmin fütursuz zorbalığı doymak bilmeyen bir canavar gibi kaplıyordu.
Avrupa’da “küresel bir dünya” kuruluyordu, evet! Kanla, gözyaşıyla, acımasızca küreselleşiyordu dünya… 50 milyon can bir umudu da bıraktı insanlığa. “1 Eylül Dünya Barış Günü”nü... Bir ders, bir umut… Ve Hiroşima’daki, o kız çocuğunun türküsü kaldı bir de: “Bir avuç kül oluverdim / Külüm havaya savruldu.”
*****
“….Yaralıydı, yorgundu,
fakirdi millet.
En azılı düvelle dövüşüyordu fakat,
Dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
İki kat soyulmamak için…
‘Hey gidi deli gönlüm’ dedi
‘akıllı, mutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ÖLÜM!”
Bir Eylül günüydü… İşgal edilmiş, parçalanmış, kışkırtılmış bir coğrafyada, Anadolu’nun yüreğinin attığı yerde, Sivas’ta toplandı kongre.
“Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu” günlerden geçiyordu memleket. Asya ve Afrika sömürgeler cenneti. “Küreselleşen dünya”da sıra Anadolu’da…
Ama kağnı arabalarıyla cephane taşıyan kadınlarımız, takaları kaçak silah ve asker ceketi yüklü, uzun eğri burunlu insanlarımız ve üç numaralı kamyonetiyle Süleymaniyeli Şoför Ahmet öğretti işgalcilere ki, top, tank, dretnot, kasalar ve çek defterleri yetmez bir ulusu sömürge yapmaya. Öğretti ki, “ölüm”ü göze alan ancak “istiklal”e kavuşur…
Bir Eylül günüydü… Direnişin destanını yazanlar, bu toprakları kanlarıyla, canlarıyla kuranlar, emperyalizme isyanın silahları, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Halk Fırkası’na dönüştü.
Halk Fırkası yani Cumhuriyet Halk Partisi, “şayak kalpaklı ve mavi gözleri çakmak çakmak, sarışın bir kurda benzeyen” adama; Mustafa Kemal’e (Bugünlerin yaşanacağından, kayyımların o bağımsızlık ruhunu ve halkın iradesini boğmaya çalışacaklarından habersiz Ç.Tuzla.) : “Ben Halk Fırkası’nın Genel Başkanı’yım. Bu teşekküle tarihten bağlıyım. Bu bağı çözmek için hiçbir sebep yoktur ve olamaz” dedirten; bir ulusun özgürlük tutkusu, güven duygusu, uygarlık düşü… Bir ulusun hep birlikte söylediği kurtuluş türküsüydü…
*****
“….Kuşlar gibi uçmasını öğrendik.
Balıklar gibi yüzmesini.
Çok basit bir sanatı unuttuk ancak,
Kardeş gibi yaşamasını.” / Steve Biko‘
Bir Eylül günüydü…
Başına aldığı darbelerle yaralandı Steve Biko. Bir cipin arkasına koydular Onu ve 12 saatlik bir yolculukla 1200 kilometre uzaklıktaki Merkez Hapisanesine götürüp, hücresinin zeminine attılar boş bir çuval gibi. Dayanamadı Biko. Öldü… Öldüğünde 27 yaşındaydı.
Kara Afrika… Topraklarında yüzyıllarca ölümü, köleliği görmüş, fildişleri, elmasları ve balta girmemiş ormanlarının zenginlikleri halkının başında bir lanete dönüşmüş coğrafya… Bir avuç beyazın yönettiği Siyah Afrika…
Kara Afrika’nın kara çocuğu Biko. Suçluydu. İnsanların renklerinden dolayı aşağılanmamasını istediği için suçluydu. Eşitlik ve özgürlük istediği için suçluydu. Ve en önemlisi Kara Afrika’da bir “kara derili” olduğu için suçluydu… O yüzden cezalandırdı onu İngiltere, Amerika ve Batı Avrupa destekli hükümet.
Kara Afrika’nın beyaz Adalet Bakanı James Kruger o yüzden ölümüne hükmetti. “Ölecek bir fikir uğruna yaşamaktansa, yaşayacak bir fikir uğruna ölmek daha iyidir.” diyen Steve Biko‘yu.
Bir Eylül günü, 27 yaşında; sonrasında da”Yaşayacak ve zafer kazanacak” fikirleri için öldürüldü Biko…
*****
“Ben Basra’dan Ömer,
Haberin yoktur diye yazıyorum Frank,
Önce demokrasi yağdı göklerden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden palet palet.
Bu nasıl demokrasi Frank?
Düştüğü yeri yaktı.
Merhamet hür dünyaya
Bu kadar mı Irak’tı?”
Bir Eylül günüydü… İki uçak düştü Amerika’nın can evine. İki uçak ikiz kuleleri yerle bir etti. 5000 kişi öldü niye öldüğünü bilmeden. “Beyaz adam medeniyet getirmek için geldi. Elmaslarımızı ve oğullarımızı alıp gittiklerinde silahları bize kaldı.” Tez anti-tezini mi yarattı? Yoksa “tezi” daha da güçlü kılmak için mi öldü 5000 kişi? Şimdilik bilen yok.
Ama “medeniyet götürmek” ve 5000 kişinin hesabını sormak için Afganistan ve Irak’a girdiğinde Amerika, yanlış yerde arıyordu cevabını. Çünkü Basralı Ömer’in veremeyeceği bir hesabı yoktu…
Basralı Ömer, Iraklı bir genç. Amerikan bombardımanında babasını ve ayaklarını kaybetmiş.
Oturup içler acısı halini kâğıda dökmüş. Kendince, içinden geldiği gibi… Kendisini anlatırken aslında Irak’ı anlatmış. Gözyaşlarıyla… Hitap ettiği kişi de ABD’nin Irak Harekatı komutanı Tommy Franks.
*****
“Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eli değememişti ellerimize.
Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha,
Bir gece sabaha karşı,
Pranga vurulmuş ellerimiz
Ve ayaklarımızla çıkarıldık
İdam sehpasına.
Herkes tanıktır ki, korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze,
Mezar taşı gibi dimdik uzattık boynumuzu yağlı kementlere,
Asıldık Ey Halkım, unutma bizi…”
Bir Eylül günüydü… Tanklar yürüyordu meclise giden caddelerde. Postal sesleri açık camlardan içeri doluyordu Ankara’dan. Korku doluyordu heryere…
Kapatılan partiler, dernekler, sendikalar… Sustu milyonlar. Kurulan işkence tezgahları ve idam sehpaları…
Sustu milyonlar. Gözaltılar, kayıplar… Sustu milyonlar. Askerdi gelenler. Anadolu’nun Mehmetçiği. Bilemediler. Ah! Bilemediler ki, büyük devletlerin büyük oyunlarıydı tezgahlanan. Atatürkçülük diye gelenlerin bu cumhuriyetin altını nasıl oyduğunu göremediler. Yedi düvele karşı duran, bir ulus yaratan bu milyonlar, sustu bir avuç Amerikan güdümündeki generale.
Asıldı 17 yaşındaki çocuklarımız bile. Gencecik bedenlerden çıkardıkları kemiklerlerin raporlarıyla akladılar kendilerini. “Asmayıp da besleyelim mi” diyerek öldürdüler kızlarımızı, oğullarımızı. İdam sehpasına çıkardılar bir ülkeyi. İlmeği milyonların boynuna geçirdiler. Sustu milyonlar. Onlar sustuklarından utandılar, yaptıklarından utanmadı o generaller…
*****
“… Orada,
her şeyin sona erdiği
ve herşeyin başladığı yerde
yürekli olan şarkı
her zaman yeni kalacak.”
Bir Eylül günüydü. Başkan Allende, Başkanlık Sarayı’nı çeviren silahların gölgesinde Magellanes Radyo’sundan son kez kendisini devlet başkanı seçen Şili halkına sesleniyordu: “…Teslim olmayacağım. Bu tarihi ana insanların bağlılığını hayatımla ödeyeceğim. Eminim ki, binlerce Şililinin asil vicdanına ektiğimiz tohum sonsuza kadar yaşayacak… Yaptığımın boşa gitmeyeceğinden eminim. Bu en azından suçu, korkaklığı ve hainliği cezalandıracak ahlaki bir ders olacaktır.”
Konuşmadan yaklaşık iki saat sonra başkanlık Sarayı bombalandığında Allende halkı için canını veren bir lider olarak tarihteki yerini alıyordu.
Allende, 1973 yılında %49.5 oyla yeniden seçildiğinde, bu sonuç ülkedeki muhafazakarlar ve Amerika tarafından hiç hoş karşılanmamıştı.
“Hayır” dediler Şili halkına. “Sizin seçtiğiniz gibi değil, bizim istediğimiz gibi yönetileceksiniz.” Bir darbe hazırlandı. Başında Genarel Pinoche, arkasında “las piranas” iş başındaydı. Yani, pirana balıkları, yani finans ve sanayi burjuvazisi. 35.000 kişi öldü Şili’de. Binlerce kayıp, binlerce yaralı ve sakat…Binlerce kişi Santioga Stadyumu’nda kurşuna dizildi.
Ve Victor Jara... Gitarıyla özgürlük türküleri söyleyen, üniversitede ders veren Şilili ozan.
Ölümünden sonra buraya adının verileceğinden habersiz, orada, o ölüm arenasında türkülerini söylemeye devam ediyordu.
Ellerini tüfeklerinin kabzalarıyla ezdiler önce gitarını çalamasın diye… Islıkla devam etti ozan türküsüne, binler ona katıldı. Korktu darbeciler… Bir gitardan ve bir ıslık sesinden korktu… Dilini kestiler, bileklerini de… Kurşuna dizdiler en son…
Peki susturabildiler mi Victor Jara’yı? Sizce susturabildiler mi? Duymuyor musunuz o büyük ozanın sesini esen Eylül fırtınasının içinden? Allende, Steve Biko, Mandela, Necdet Adalı, Erdal Eren, Süleymaniyeli şoför Ahmet, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri… ve daha milyonlarcası… O küçük Japon kız çocuğu ve Basralı Ömer de yanlarında… Dalga dalga büyüyor sesleri… Dalga dalga yayılıyor. Eylülün hüzünlü, ölümcül, umutsuz yüzüne inat gittikçe gürleşen sesleriyle Eylülün aslında uzak yazın müjdecisi olduğunu gösterip, hep birlikte haykırıyorlar emperyalizme ve tüm dünyaya tarihin derinliklerinden gelen sesleriyle: “VENSEREMOS!” (Kazanacağız!)
*****
Gazetemiz Çağdaş Tuzla’da, bundan tam 22 yıl önce, 7/Ekim/2004’te basılı olarak yayınlanmış olan yazıyı tekrar yayınlıyoruz.



