Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Belki siz, tevazu dolu yüreğinizle, olanca alçakgönüllülüğünüzle verdiğiniz “insanlık mücadelesinin” büyüklüğünü tahayyül bile edemiyorsunuzdur. Ama emin olun ki bu ülkenin neresinde birileri haksızlığa karşı ayağa kalkıyor, adalet için ses yükseltiyorsa, siz de onların omuzlarında taşınan o ortak vicdan olmaya devam ediyorsunuz.

(**) Birgün Gazetesi’nde, 26/Temmuz/2026 tarihinde, “Dışarıdan İçeriye Mektuplar” köşesinde yayınlanan, “Emanet” başlıklı yazının kısaltılmamış hali…

Halil Özen

Sevgili Can,

Bazı insanlar hayatımıza bir gün ansızın girer. Sonra geriye dönüp baktığımızda, sanki hep onlar oradaymış gibi gelir. Sen bizim için böylesin. Bugün Silivri’ye bu mektubu yazarken yalnızca seni değil, yıllar boyunca birbirine emanet edilmiş bir vicdanı düşünüyorum.

Çünkü senin hikâyen yalnızca sana ait değil. Tıpkı oğlumun hikayesinin yalnızca ona ait olmaması gibi… Amasya’da faşist bir saldırıda yaşamını yitiren amcan Şerafettin Atalay’dan başlayıp ailenin omuzlarında büyüyen adalet duygusu… Babam Yalçın Özen’in 15-16 Haziran’ın içinden süzülüp gelen işçi sınıfı mücadelesi…

Gençliğinde bir sendika avukatı olan Fikret İlkiz’in yıllar sonra bizim elimizden tutması… Ve sonra sen…Ve lise yıllarımdan tanıdığım Avukat Fehmi Hasanoğlu…

Bugün geriye dönüp baktığımda bunların hiçbirinin birbirinden kopuk olmadığını görüyorum. Hepsi aynı emanetin farklı duraklarıymış. Seni ilk tanıdığımda henüz genç bir avukattın. Biz ise Çağdaş Tuzla Gazetesi’nde Hülya ile yaptığımız haberler nedeniyle peş peşe açılan davalarla uğraşıyorduk. Tuzla Tersaneleri’ndeki iş cinayetlerini, zehirli varilleri, çevre talanını, AKP’li Tuzla Belediyesi’nin laiklik karşıtı uygulamalarını ve belediyelerdeki yolsuzlukları yazıyorduk. Gazeteciliği öğrenmeye çalışıyorduk; ama hukuku hiç bilmiyorduk.

Gazetemize saldırıların yoğunlaştığı o günlerde, -daha sonraları Tuzla Tersanelerindeki iş cinayetlerini Sabah gazetesinde manşete taşıyarak bütün ülkenin dikkatini bu ölümlere çeken ve bizlerin adeta Kutup Yıldızı olan– Umur Talu, hukuki destek almamız için Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne yönlendirdi. Cağaloğlu’ndaki o tarihi binada Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Turgay Olcayto bizi dinledikten sonra sekreterine, “Fikret’i arayın, buralardaysa gelsin,” dedi. Fikret İlkiz gelince de: “Fikret, bu çocuklara yardım etmelisin!” diye ısrarlı bir ricada bulundu.

İlkiz, üç gün sonraki davaya cevap süresini kaçırdığımız için hiç unutmuyorum; önce bizi güzelce azarladı, ardından “Tamam,” diyerek dosyayı üstlendi. Tuzla’yı konuşurken bir anda durdu: “Sen, Yalçın Abi’nin oğlu musun?” “Evet,” dedim. “Ben babanların, Keramik-İş Sendikası’nın avukatıydım.” İşte o gün anladım ki bize yalnızca bir avukat değil, yarım asırlık bir dayanışma kültürü dokunmuştu. O kapıdan önce Fikret Ağabey girmişti. Ardından onun çırağı olarak sen girdin.

Fikret Ağabey 2006 yılından itibaren Tuzla’daki davalarımıza seni de göndermeye başlamıştı. Daha sık görüşür olduk. Duruşmalardan birinin ardından seni Tuzla’nın meşhur köftecilerinden birine yemeğe götürdük. Yemekten sonra birlikte çarşıda yürürken herkesin selam verdiğini ve bizi tanıdığını görünce, etrafına bakıp gülmeye başladın. “Abi,” dedin, “siz burada resmen bir derebeyliği kurmuşsunuz.” Haklıydın. Tuzla herkesin birbirini tanıdığı büyükçe bir köydü… Ve anne tarafım da 1923 mübadelesiyle Tuzla’ya yerleşmişti. 

Hatırlarsın belki, daha sonra Çağlayan Adliyesi’nin merdivenlerinde karşılaşmıştık. Sana, oğlum Yalçın Deniz’in hukuk fakültesinde okuduğunu söylediğimde, her zamanki muzip gülüşünle, “Allah başka dert vermesin abi.” dedin. Sonra da yine telaşe içinde yollarımıza gittik. O gün, ikimiz de bunun sıradan bir sohbet olduğunu sanıyorduk. Ama Deniz mezun olduğunda staj yeri aramaya başladık. Tam o günlerde eski dostumuz Avukat Fehmi ile sohbet ederken, Fehmi, hiç düşünmeden telefonunu eline aldı. “Can’ı arayalım.” dedi. Sen başta meşgul olduğun için, belki de gereğince ilgilenemeyeceğin için tereddütteydin. Fehmi: “Yahu Can, senin yanında başlasın! Tanışınca ne demek istediğimi anlayacaksın! Deniz iyi bir çocuk!” dedi.

Fehmi’nin açtığı o telefon, yıllar önce Fikret İlkiz’in sana uzattığı emanetin bu kez Deniz’e devredilmesine vesile olmuştu. Ve Deniz, “Gezi’de kahramanı haline gelen” Avukat Can Atalay’ın yanında staj yapabileceğine inanamıyordu. Heyecanla gelip; “Baba ya, yani ben şimdi Can Atalay’ın yanında mı staj yapacağım!” diye soruyordu.

Buluştuğunuz ilk gün ona yalnızca bir soru sormuşsun: “Hocam, neden avukat olmak istiyorsun? Avukatlıktan beklentin nedir?” Deniz, o günkü cevabı yıllar sonra sen Silivri’de tutsakken Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Dışarıdan İçeriye Mektuplar köşesinde verdi: “Ben o gün cevabı biliyordum ama söyleyememiştim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar o cevabın kendisi oldu.”(*) diyerek. Oysa ben ilk günden beri cevabını biliyordum. Bir genç hukukçu olarak seni örnek alıyor; sana benzemek istiyordu.

2013 yılının o umut dolu Mayıs günlerinin ardından Deniz senin yanında staja başladı.  Aslında bu yalnızca bir staj değildi; aynı vicdanın, aynı hukuk anlayışının ve aynı mücadele geleneğinin içine atılmış ilk adımdı.  Sen, hukuku yalnızca mahkeme salonlarında değil; Tuzla’da, Soma’da, Çorlu’da, Aladağ’da, Adapazarı’nda, Gezi’de, Berkin Elvan davasında, Validebağ’da ve adaletin sesi nerede kısılmak isteniyor ve duyulmuyorsa, orada duyurmaya çalışan bir avukattın.

Hatırlıyorsundur, Deniz, senin yanında stajını tamamladıktan sonra, katıldığın İstanbul Barosu ruhsat töreninde ‘senin ellerinden’ ruhsatını alırken en mutlu anlarını yaşıyordu. Törenin ardından Taksim’deki büronun anahtarını uzatıp hiç unutamadığım şu cümleyi kurmuştun: “Hocam… Büro senin de büron. Bundan sonra birlikte kazanır, birlikte pişirir, birlikte yeriz.”  İşte o günden sonra Deniz;‘mütemmim cüz’ün, yani ayrılmaz parçan oldu.

Kadıköy’e taşıdığınız yeni büronuzun açılışına bir don kişot heykeli ile gelmiştik. Deniz’in yıllar sonra sana yazdığı mektupta bu hediyeden de söz ettiğini hatırlıyorum. Hatta bana takılarak: “Bir baba oğlunu Sanço Panza’ya benzetip, ‘eti senin, kemiği benim’ demenin başka bir yolu olan böyle bir hediyeyi verir mi?” diye sormuştu.

Getirdiğimiz, Rosinant’ın üzerinde Don Kişot ile hemen yanında Sanço Panza’nın prinçten yapılmış heykeliydi. O’nu rastgele seçmemiştim. Aklımda, çok genç yaşta yitirdiğim babamın yetimliği ve ömrü boyunca sömürüye karşı sürdürdüğü onurlu sınıf mücadelesi vardı. Babamı gençliğimden beri hep, Nazım Hikmet’in Don Kişot şiirindeki o unutulmaz dizeleriyle özdeşleştirmiştim. Heykel aslında amcan Şerafettin Atalay ve babam Yalçın Özen’den süzülüp gelen mücadelenin bize ve sizlere bırakılmış sessiz bir emanetiydi.

Don Kişot, uğruna vazgeçilmeyen adalet idealini; Sanço Panza ise o ideale sadakatle omuz veren yol arkadaşlarını simgeliyordu. Biriniz önden yürüyüp yel değirmenlerine meydan okurken, diğerleriniz onunla omuz omuza yürüdü. Kuşaklar boyunca devralınan mücadele hiç kesilmedi. Yürüyüş hiç durmadı.

Sonra hayat hepimizi çok ağır bir sınava soktu. “Senin gibi olmak istediği” için yanında staja başlayan Yalçın Deniz, bugün: ustasının Don Kişot’umuz Can Atalay’ın yanında demokrasi mücadelesinde ve ustasının özgürlüğü için hukuk mücadelesi veren avukatlardan biri oldu. Hiçbir usta öğrencisinin kendisini cezaevinden çıkarmaya çalıştığı bir ülkeyi hak etmez. Ama maalesef ülkemizde hakim olan bu kara düzende hep en ağır yükleri en vicdanlı insanlara taşıtmak, onlara acı çektirmek, artık neredeyse gelenek halinde.

Sevgili Can,

Bugün hepimiz adına verdiğiniz mücadele nedeniyle Silivri’desiniz. Birlikte yattığınız Somalı “Elmas Teyzenin -ve tabi ki bizlerin de- bıyıklısı” Avukat Selçuk Kozağaçlı ne de güzel söyler: “Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Kutsal olan adil, onurlu, güvenli, haysiyet sahibi bir yaşam.”  

İşte öylesi bir yaşamı savunduğunuz için, seni, Osman Kavala’yı, Tayfun Kahraman’ı, Çiğdem Mater’i, Mine Özerden’i, Selçuk Kozağaçlı’yı, Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarını içeride tutmaya devam ediyorlar.  Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları zamanı değiştirmez; kendilerinden sonrakilere de insanlığın mutluluğu için yürünecek bir yol yaparlar…  Bunun için bazı insanlar gerektiğinde yeldeğirmenleriyle de çarpışırlar. Çünkü bilirler ki, tarihin doğru tarafından yer almaktadırlar. Ne diyordu Nazım?

“Memleket toprağındadır kökü, Bedreddin gibi taşır yükü”

Belki siz, tevazu dolu yüreğinizle, olanca alçak gönüllülüğünüzle verdiğiniz “İnsanlık mücadelesinin” büyüklüğünü tahayyül bile edemiyorsunuzdur. Ama emin olun ki bu ülkenin neresinde birileri haksızlığa karşı ayağa kalkıyor, adalet için ses yükseltiyorsa, siz de onların omuzlarında taşınan o ortak vicdan olmaya devam ediyorsunuz.  

Evet Can, bazen insan bile bile yel değirmenlerine karşı yürür. Çünkü bilir ki, asıl mesele tarihin onurlu tarafında olabilmektir. İnanıyorum ki: Hiçbir “yel değirmeni” sonsuza kadar ayakta kalamaz; İnsan onuruna, eşitliğe, adalete ve özgürlüğe karşı kurulan hiçbir kara düzen de… Hiçbir “Adalet Yangını” da sonsuza kadar sürüp gidemez!

Özgür günlerde buluşmak dileğiyle… Sevgiyle hepinizi kucaklarım.

*****

Dışarıdan İçeriye Mektuplar, Birgün Gazetesi’nde yayınlanan Deniz Özen’in yazısı…

(*) https://www.birgun.net/haber/disaridan-iceriye-mektuplar-yel-degirmenleriyle-dovusulecek-530307

Dışarıdan İçeriye Mektuplar, Birgün Gazetesi’nde yayınlanan daha kısa hali…

(**) https://www.birgun.net/haber/disaridan-iceriye-mektuplar-emanet-725703

                                                                                                                      

Exit mobile version