Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

“Bütün Figüranlar Sahneye!”

Halil Özen

Bazı yazılar yayımlandıkları gün konuşulur, sonra unutulur. Bazıları ise yıllar sonra yeniden okunduğunda asıl değerini gösterir. Usta gazeteci Dr. Ali Dağlar’ın Hürriyet gazetesinde siyaset bilimci-akademisyen Erol Çankaya ile yaptığı söyleşiyi yeniden okurken tam da böyle bir duyguya kapıldım. O dönem Evrensel ve Birgün gazetelerinde de yayınlanan Çankaya’nın röportajlarını inceledim. Aradan geçen on beş yılın ardından, onların yalnızca bir dönemi analiz etmediğini; bugünün Türkiye’sini şaşırtıcı bir isabetle önceden tarif ettiğini farkettim. O gün ortaya konulan iki temel tez, bugünün Türkiye siyasetinde Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ile adeta ete kemiğe bürünerek yaşamın içinde karşılığını buluyordu.

Erol Çankaya’nın ilk tespiti, siyasal iletişim literatürünün en önemli gerçeklerinden birine işaret ediyordu: Seçmen yalnızca projelere oy vermez. Liderin kişiliğine, samimiyetine, kendisinde gördüğü duyguya ve aralarında kurduğu görünmez bağa da oy verir. Siyaset, yalnızca akla değil; vicdana, umuda ve bazen tarif edilmesi güç duygulara da seslenir.

Toplum, kendisini yönetecek kişide kusursuz bir kahraman aramaz. Kendi acısını anlayan, kendi diliyle konuşan ve gerektiğinde aynı meydanda yürüyebileceği bir yol arkadaşı arar.

İkinci tespit ise belki de bugün daha büyük bir anlam taşıyor: “Bütün figüranlar sahneye!” Çankaya bu sözle, yıllarca siyasetin yalnızca profesyonel siyasetçilerin işi hâline gelmesini eleştiriyor; yurttaşın yeniden siyasetin öznesi olması gerektiğini söylüyordu.

Demokrasi, birkaç aktörün oynadığı bir gösteri değildir. Seyirciler ayağa kalkmadıkça, figüranlar sahneye çıkmadıkça ve halk kendi kaderine sahip çıkmadıkça gerçek anlamda demokrasi kurulamaz.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu iki tespitin Türkiye’de aynı anda karşılık bulmaya başladığını görüyorum. Bunun en somut örneği ise, kuşkusuz, seçilmiş CHP eski Genel Başkanı Özgür Özel’in son iki yılda toplumla kurduğu ilişkidir.

Özgür Özel’in yükselişini yalnızca bir genel başkan değişimi olarak okumak eksik olur. Çünkü burada yaşanan, bir parti içi liderlik yarışından daha fazlasıdır. Türkiye’de uzun yıllardır özlenen yeni bir siyaset dilinin filizlenmesine tanıklık ediyoruz. Meydanlarda, grev çadırlarında, adliye önlerinde, tren-maden facialarında, deprem bölgelerinde ve cezaevi kapılarında görünür olan bir siyaset anlayışı, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmaya başladı.

Bu ilginin temelinde yalnızca yapılan konuşmalar ya da açıklanan projeler yok. Asıl belirleyici olan, lider ile toplum arasında oluşan güven ilişkisidir. İnsanlar bazen kusursuz projelere değil, kendilerini yalnız bırakmayacağına inandıkları kişilere yönelirler. Çünkü siyaset, rakamların ve vaatlerin ötesinde, aynı zamanda bir güven ilişkisidir.

Tam da bu noktada, yıllar önce dile getirilen “görünmez bağ” kavramı yeniden anlam kazanıyor. Özgür Özel’in farklı toplumsal kesimlerle kurabildiği temas, yalnızca CHP seçmeniyle sınırlı kalmıyor. İşçiler, emekliler, gençler, depremzedeler, haksızlığa uğradığını düşünen farklı siyasal görüşlerden yurttaşlar da bu temasın içinde kendilerine bir yer bulabiliyor. Bunun nedeni kusursuz bir siyasi performans değil; sahicilik duygusudur.

Ne var ki Türkiye’nin bugün yaşadığı sorun yalnızca yeni bir lider arayışı değildir. Daha derinde, çok daha köklü bir zihniyet sorunu bulunmaktadır.

İktidar Değişebilir; Zihniyet Değişmezse Demokrasi Kazanamaz

Çankaya’nın yıllar önce dikkat çektiği görünmez bağ, yalnızca lider ile seçmen arasındaki duygusal ilişkiyi anlatmıyordu. Aynı zamanda siyasetin gerçek öznesinin kim olması gerektiğine de işaret ediyordu.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı temel sorun da tam burada düğümleniyor.

Yirmi beş yıllık AKP iktidarı boyunca yalnızca bir yönetim anlayışı değil, aynı zamanda bir siyaset kültürü oluştu. Bu kültür; liyakatin yerine sadakati koyan, eleştiriyi tehdit olarak gören, kurumları kişilere bağımlı hâle getiren ve siyaseti toplum adına değil, güç adına yapan bir anlayışı besledi.

Ne var ki zaman içinde bu alışkanlıkların yalnızca iktidarla sınırlı kalmadığı görüldü. Muhalefetin bazı kesimlerinde de benzer refleksler ortaya çıkmaya başladı. Farklı siyasi kimlikler taşısalar da aynı yöntemlere başvuran, örgütün iradesini ikinci plana iten, hukuku siyasi hesaplaşmaların aracı olarak gören ve koltuğu ilkenin önüne koyan anlayışlar güç kazandı.

İşte bu nedenle bugün tartıştığımız mesele yalnızca iktidarın değişmesi değildir. Asıl mesele, siyaset yapma biçiminin değişip değişmeyeceğidir.

Milli Egemenlik ve CHP/Yeni Parti’nin Yol Ayrımı

Bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biri, son aylarda CHP’de yaşanan meşruiyet krizidir. Kurultayda ortaya çıkan iradenin, mahkeme kararları üzerinden tartışmaya açılması yalnızca parti içi bir çekişme olarak görülemez. Çünkü mesele, aslında çok daha temel bir soruya dayanıyor:

Siyasetin meşruiyetini kim belirler? Sandık mı, yargı mı?

Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, saltanatı kaldırırken yalnızca bir yönetim biçimini değiştirmedi. Egemenliğin kaynağını da değiştirdi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” sözü, Cumhuriyet’in en temel ilkesidir.

Bu ilke yalnızca devlet yönetimi için değil, demokratik siyasal yaşamın bütünü için de geçerlidir. Bir partinin üyeleri ve delegeleri özgür iradeleriyle karar vermişse, bu iradenin asıl meşruiyet kaynağı sandığın kendisidir.

Tam da bu nedenle Özgür Özel’in parti yönetimini üyelerin daha fazla söz sahibi olacağı ön seçim mekanizmalarıyla güçlendirme yaklaşımı, bana göre yalnızca bir parti reformu önerisi değildir. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki milli egemenlik anlayışının parti yaşamındaki karşılığıdır.

24 Temmuz Lozan Barış Antlaşması’nın yıl dönümünde, memleket siyasetinde geriye dönülemez bir tarihi eşik geride kaldı. Uzun süredir dikkat çektiğimiz kirlenme ve tıkanıklık sonunda bir nihayete erdi.

Kılıçdaroğlu ve çevresindeki anlayışın AKP yargısının kararlarıyla yarattığı meşruiyet krizi, eski çatı altında mücadele etme zeminini tamamen yok etmişti. Onları bu vesayetçi tavırlarıyla baş başa bırakıp yola koyulmak artık kaçınılmaz bir mecburiyetti.

Bugün CHP/Yeni Parti’nin önündeki gerçek sınav da budur. Siyaseti yeniden örgütün iradesine mi teslim edecek, yoksa kararların dar kadrolar ve hukuki tartışmalar üzerinden şekillendiği eski alışkanlıklara mı dönecek?

Bu sorunun cevabı yalnızca CHP/Yeni Parti’nin değil, Türkiye demokrasisinin geleceğini de etkileyecektir.

Görünmez Bağın Siyaseti

Siyaset bilimi, liderliği çoğu zaman programlar, projeler ve seçim stratejileri üzerinden açıklamaya çalışır. Oysa tarihe damga vuran liderlerin ortak özelliği, çoğu zaman bunlardan önce gelen başka bir şeydir: yaşadıkları nesnellikte, İnsanlarla kurdukları güven ilişkisi.

Toplumlar, kendilerini yönetecek kişiyi yalnızca söyledikleriyle değerlendirmez. Nasıl yaşadığına, kriz anlarında nerede durduğuna, acıyı paylaşma biçimine ve en önemlisi, söylediğiyle yaptığı arasındaki tutarlılığa bakar. İşte güven dediğimiz şey, tam da bu noktada doğar.

Özgür Özel’in son iki yılda toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkinin temelinde de bana göre bu güven arayışı yatıyor.

Soma’da yıllarca süren adalet mücadelesinden deprem bölgelerine, Çorlu tren faciasından Aladağ ve Kartalkaya yangını mağdurlarına, Silivri Cezaevi önlerinden işçi direnişlerine kadar uzanan çizgide aynı siyaset anlayışını görmek mümkün. Olayların sıcaklığı geçtikten sonra da orada kalabilmek, yalnızca siyasi bir tercih değil; aynı zamanda ahlaki bir duruştur.

Belki de bu nedenle bugün Özgür Özel’in hitap ettiği kitle yalnızca CHP seçmeniyle sınırlı değildir. Meydanlara baktığınızda farklı dünya görüşlerinden, farklı yaşam tarzlarından ve farklı kuşaklardan insanların aynı talepte buluşabildiğini görüyorsunuz. Bu ortaklık, tek bir siyasi program etrafında değil; adalet, hukuk ve demokrasi arayışı etrafında oluşmaktadır.

Nitekim, İstanbul Üniversitesi ve Saraçhane’den yükselen o ilk kıvılcım, meydanları tek bir liderin şov alanı olmaktan çıkarıp gençlerin, öğrencilerin emekçilerin, emeklilerin ve mağdurların bizzat kürsüye çıktığı gerçek bir demokrasi forumuna dönüştürmüştü.

Özel, topluma dışarıdan kurtarıcı “Führer”ler beklemek yerine kendi kaderini eline alması gerektiğini ısrarla, hiç yorulmadan hatırlattı. Yıllarca pasif izleyici olarak sahnenin arkasına itilen milyonlar, böylece siyasal alanın tam merkezine yerleşmeye başladı.

Bugün Özgür Özel’in liderliğinde yürüyen bu büyük toplumsal hareket, demokrasiyi özümsemiş her yurttaşı sahnenin görünmez arkasından spot ışıklarının altına yani yollara, meydanlara, parklara davet ediyor. Artık oyunu kenardan izleyen figüranlar değil, kendi geleceğini yazan asıl aktörler, ülkenin her yerinde sahnededir. 

Bütün figüranların sahneye çıkmaya başladığı bu tarihsel yürüyüş, Türkiye’de katılımcı demokrasinin yeniden inşası için en somut umut haline gelmiştir.

Tarih boyunca kitleleri peşinden sürükleyen ve toplumsal dönüşümlere imza atan liderlerin ortak sırrı; masa başı projelerinden ziyade halkla kurdukları o sarsılmaz, sahici ve ahlaki bağ olmuştur. 

Bülent Ecevit’in dürüstlüğüyle “Karaoğlan”laşması, Nelson Mandela’nın bedel ödeyerek inşa ettiği ahlaki otoritesi, Jose Mujica’nın gösterişten uzak tutarlı yaşamı ya da Eva Perón ve Lula da Silva’nın halkın acılarına ortak olma biçimi aynı hakikate işaret eder: Toplumlar, önce kendi çilesini çeken, kendisi gibi yaşayan ve hüznünü paylaşan liderde kendi yansımasını görür.

İşte siyaset sahasında mucizeler yaratan asıl güç, söz ile yaşam arasındaki bu kusursuz uyumdan doğan duygusal bağdır. Halk, rasyonel vaatlerin veya soğuk siyaset mühendisliklerinin ötesinde; samimiyetini hissettiği, bedel ödemekten kaçınmayan ve kendisinden biri olarak gördüğü lidere sarsılmaz bir güvenle, adeta bir aşkla bağlanır. Bu bağ bir kez kurulduktan sonra siyasi projeler anlam kazanır ve kitleler, inandıkları o liderin etrafında kenetlenerek tarihi yeniden yazma iradesini gösterir.

Özgür Özel toplumla, ülkeyle bu bağı kurmuştur. Hem de CHP dışındaki kesimlerle de…

Onun birleşik demokrasi mücadelesi çağrısı toplumda kabul görmüştür. CHP içine sokulan Truva atlarını ve AKP’yi korkutan gerçek de budur. Siyasete ve ülkeye vicdan, merhamet, dayanışma, insanlık ve tabi ki adaletin hakim olması… Yani son 25 yılda hızlıca yok edilen tüm değerlerimiz.

Saraçhane’de başlayan ve ardından Türkiye’nin dört bir yanına yayılan mitingler de bu açıdan yalnızca kalabalık toplantılar değildir.

Uzun yıllar boyunca siyasetin seyircisi olmaya alıştırılmış milyonlar, yeniden söz söyleme iradesi göstermektedir. Meydanların asıl anlamı da burada ortaya çıkıyor. İnsanlar yalnızca bir lideri dinlemek için değil, kendi geleceklerine sahip çıkmak için bir araya gelmektedir.

Erol Çankaya’nın yıllar önce dile getirdiği “Bütün figüranlar sahneye!” çağrısı da tam burada anlam kazanıyor. Çünkü demokrasi, yalnızca liderlerin konuştuğu bir sahne değildir. Gerçek demokrasi, yurttaşın figüran olmaktan çıkıp oyunun kurucu aktörlerinden biri hâline gelmesiyle mümkündür.

Özgür Özel’in siyasetinin en dikkat çekici yanı da bana göre tam burada ortaya çıkıyor. O, kendisini ulaşılmaz bir kurtarıcı figürü olarak değil; birlikte yürüyen, birlikte itiraz eden ve birlikte umut eden bir siyaset anlayışının parçası olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu tercih bilinçli ya da sezgisel olabilir; ancak toplumda karşılık bulmasının nedenlerinden biri de budur.

Ancak burada önemli olan yalnızca bir liderin yükselişi değildir. Asıl önemli olan, bu ilişkinin Türkiye’de nasıl bir demokrasi anlayışını doğuracağıdır. Eğer bu güven, daha katılımcı, daha şeffaf ve daha hesap verebilir bir siyasal kültüre dönüşebilirse, o zaman kazanan yalnızca bir siyasi parti değil, Türkiye demokrasisi olacaktır.

Bütün Figüranlar Sahneye!

Bugün Türkiye, yalnızca yeni bir iktidar arayışının içinde değildir. Aynı zamanda siyasetin nasıl yapılacağına ilişkin tarihî bir tercih döneminden geçmektedir. Tartışılan yalnızca isimler, partiler ya da seçim sonuçları değildir. Asıl mesele, siyasetin yeniden milletin iradesine mi dayanacağı, yoksa dar kadroların, kapalı hesapların ve vesayet anlayışının gölgesinde mi şekilleneceğidir.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken önümüzde iki yol duruyor. Birincisi; siyaseti yine birkaç kişinin belirlediği, yurttaşın yalnızca seçim günü hatırlandığı eski alışkanlıkları sürdürmek. İkincisi ise, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine dönerek egemenliğin gerçekten millete ait olduğu bir demokratik kültürü yeniden inşa etmek.

Ben ikinci yolun mümkün olduğuna inanıyorum.

Çünkü son yıllarda yaşananlar, Türkiye toplumunun umudunu bütünüyle yitirmediğini gösteriyor. Hukuk isteyen gençler, emeğinin karşılığını arayan işçiler, adalet talep eden aileler, geleceğine sahip çıkmak isteyen milyonlar… Farklı kimliklerden ve farklı siyasi geleneklerden gelseler de aynı ortak paydada buluşabiliyorlar: Daha özgür, daha adil ve daha demokratik bir Türkiye özlemi.

Ancak unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır: Demokrasi, tek başına hiçbir liderin omuzlarında yükselemez. Onu yaşatacak olan, yurttaşın kendi iradesine sahip çıkmasıdır.

“Cumhuriyet’in gerçek güvencesi de burada yatmaktadır. Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnızca bir devlet ilkesini değil, aynı zamanda bir siyaset ahlakını tarif eder. Sandığa, üyeye, delegeye, yurttaşa ve halkın özgür tercihine duyulan saygı, demokrasinin vazgeçilmez şartıdır. Bu ilke zayıfladığında yalnızca partiler değil, Cumhuriyet de yara alır.

Nitekim Erol Çankaya da : “Siyasal demokrasiyi korumanın yolu, siyasal katılımı, seçimlerden seçime oy vermeyle sınırlı tutmamaktır. Gerçek demokrasiyi korumanın yolu, bir eylem olarak etkin katılımı mümkün kılabilmek ve bunu -partilerden sendikalara, yerel örgütlerden tüm demokratik kitle örgütlerine- toplumun bütün katmanlarına ve kentlerden köylere kadar yayabilmekten geçmektedir.

Bu düzeyde ise siyaset, soyut sorunların tartışıldığı bir etkinlik alanı, ya da bizzat aktör olması gereken seçmen-yurttaşların seyirci/figüran olduğu bir oyun alanı olmaktan çıkacak, halkın,
“führer”lere muhtaç olmadan – aktör olduğu gerçek bir forum niteliğini kazanacaktır.”

Çünkü biliyoruz ki, gerçek değişim yalnızca iktidarların el değiştirmesiyle gerçekleşmez. Gerçek değişim, yurttaşın yeniden siyasetin öznesi hâline gelmesiyle başlar.

Demokrasi, seyredilen bir oyun değildir. Cumhuriyet de tribünden alkışlanarak korunamaz. Özgürlük, adalet ve milli egemenlik; ancak yurttaş sahneye çıktığında gerçek anlamını bulur.

İşte bu yüzden, yıllar önce yapılan çağrıyı bugün yeniden hatırlatmanın ve hayata geçirmenin tam zamanıdır; Yeni aydınlık bir gelecek için:

Bütün figüranlar sahneye!

***

Ali Dağlar, ” Erol Çankaya: Siyasette En Zor Şey İnançları Değiştirmek”, Hürriyet Gazetesi , 5 Haziran 2011.
Semin Sezerer, ” Erol Çankaya: Seçmen Projeye Değil Aşka Oy Verir”, Birgün Gazetesi, 22 Mayıs 2011. Ercan Karakaya,” Erol Çankaya: Bütün Figüranlar Sahneye!”, Evrensel Gazetesi, 29 Mayıs 2011. Erol Çankaya, Siyasal İletişim – Dünyada ve Türkiye’de, (2. Baskı), İmge Yayıncılık, 2018, Ankara.

Exit mobile version