Atatürk Görseli
CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Yeni dönemde, tarihsel misyonları itibariyle demokrasinin kaleleri olan yerel yönetimlerin ve belediyelerin ‘esaretten’ kurtarılmaları; varoluş nedenlerine ve toplumcu bir anlayışa bağlı olarak yeniden yapılandırılmaları gerekir. Yerel yönetimlerde siyaset simsarlarının, egemen sınıfların, rantiyenin ve despotların yerine halkın söz sahibi olması ve yönetim süreçlerinde yer alması uygar bir geleceğin güvencesi olacaktır.

*Eyüp Muhcu / Mimarlar Odası Eski Genel Başkanı 

Cumhuriyet Devrimi ile birlikte kentsel hizmetlerin yerelde yürütülmesi amacıyla; yerelde örgütlenme, yeni belediyelerin kurulması ve güçlendirilmesi, çağdaş bir yapıya kavuşturulmaları amacıyla bir dizi reformlar yapılmıştır. Bu kapsamda 1930 yılında 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun çıkarılması, yurttaşların kamu hizmetlerine erişiminin sağlaması, planlı kentleşme süreçlerinin ve kamu denetiminin başlatılması, ekonomi, eğitim ve sağlık alanındaki gelişmeler, çağdaş mesleki ve toplumsal örgütlenmelerin altyapısının hazırlanması gibi önemli adımlar atılmıştır.

1945-1960 yılları arasında reformların durdurulduğu ve geçersiz kılınması için çalışmalar yapıldığı bir dönemden sonra; çağdaş normlara göre dönemin en ileri Anayasalarından biri olan “1961 Anayasası..” ile belediyelere ve yerinde yönetim kuruluşlarına örgütlenme olanağı sağlanması ve kurumsal güvencelere kavuşturulmaları yönünde düzenlemeler yapılmıştır. Bu ortamda yerel yönetimler yeniden aktif hale gelmiş; sosyal / toplumcu belediyecilik anlayışı, “demokrasi, özgürlük ve eşitlik” düşünceleri güçlü bir şekilde yeşermeye başlamıştır.

Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, Fatsa’da Fikri Sönmez gibi belediye başkanları ile özdeşleşen  ‘toplumcu belediye’ deneyimleri  yerel yönetimlerde önemli bir örgütlenme ve birikim olanağı sağladı. Yerelde toplumun karar süreçlerinde yer alması ve demokrasinin gelişmesi ve bu birikimlerin ülke geneline taşınması için değerli kazanımlar elde edilmiştir.

Toplumcu belediyeler, yurttaşların karar alma süreçlerine doğrudan katılımını sağlayarak demokrasinin en güçlü kaleleri ve özgürlüklerin güvencesi olduklarını göstermiş; halkın gündelik yaşamına doğrudan dokunmuşlardır. Sundukları kamusal hizmetler, adil sosyal politikalar ve toplumsal dayanışma ağları sayesinde hem sosyal hakların güvencesi hem de toplumsal barışın taşıyıcısı olmuşlardır. Kent hizmetlerinin yürütülmesi, sağlıklı ve güvenli kentleşme amacıyla şehircilik ve imar faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi, sosyal ve kültürel destek programlarının ve uygulamalarının yaşama geçirilmesi vb. için çabalar göstermişlerdir.

1982 Darbe Anayasası, merkez ile yerel yönetimler arasında vesayet ilişkisinin güçlendirilmesine; demokratikleşme aleyhine bir kısım düzenlemelerin yapılmasına ve bağlı olarak yerel yönetimlerin çalışmalarını serbestçe yapamamalarına neden olmuştur.

1982 Anayasası’nın 127. maddesine göre; merkezi idarenin yerel yönetimler üzerinde ‘vesayet’ yetkisi getirilmiştir. Buna göre merkezi idare belediyelerin özerklikleri, mali ve idari organları üzerinde denetleme ve sınırlama yapabilmektedirler. İdarenin bütünlüğü ve hukuka uygunluğu sağlamayı’ amaçladığı söylenen vesayet; hukuki soruşturma gerekçesi ile seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve belediyeler kayyım atanması gibi yetkileri kapsamaktaydı.

3 Kasım 2002 tarihinde AKP iktidara geldiğinde ‘Yerel Yönetim Reformu’ adı altında gündeme getirdiği programda ‘belediyeler üzerindeki merkezi vesayetin kaldırılmasını’ öngörmekteydi. 1982 Anayasası ile birlikte getirilen ve demokratikleşmenin önünde en önemli engellerden biri olarak görülen ‘vesayetin kaldırılması’ iktidar politikaları bakımından doğal olarak önemli bir eşik oluşturuyordu. ‘Vesayet’ konusu iktidarın ‘demokratikleşme’ söylemleri bakımından bir turnusol olacaktı.

Ancak, gelişmeler hiç de söylendiği gibi ‘demokratikleşme’ yönünde olmadı. Tersine, süreç içeresinde  yetkilerin merkezde toplanması ve belediyelerin kapatılması ve kalan belediyelerin ise yetkilerinin kısıtlanması yönünde pek çok düzenleme yapılmıştır.

‘Yerel Yönetimde Reform’ olarak gündeme getirilen ve 12 Kasım 2012 tarihinde çıkarılan 6360 Sayılı Büyükşehir Belediye Yasası ile pek çok belediyenin ve köylerin tüzel kişiliğine son verilmiş ve idari yapının merkezileşmesi için demokrasi karşıtı radikal adımlar atılmıştır.

Hukuksuz ve demokrasi karşıtı çıkarılan yasaya bağlı olarak, yerel yönetimlerin insan yerleşimlerine hizmet götürebilmesi için çoğaltılması ve etkin hale getirilmesi gereken koşullarda; 3500 belediyenin 2100’ü (yaklaşık yüzde 67’si) ve 16 bin 220 köy muhtarlığı kapatılmıştır.

Demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş, sosyal hakların nispi olarak karşılanabildiği ülkelerde yerel yönetimler halka belli ölçülerde de olsa nitelikli ve yaygın hizmet götürebilmekte ve yerelde demokratik örgütlenmeler desteklenmektedir.

Fransa belediyeleri üzerinden bir örnekleme yaparsak; 36 bin 681 belediye ile yerel yönetim hizmetleri sürdürülmekte ve ortalama bir belediye 1864 yurttaşına hizmet etmektedir.

Türkiye’de ise 1396 belediye ile ortalama 60 bin 888 yurttaşımıza hizmet götürülmektedir. Daha doğrusu halk nitelikli ve yaygın yerel yönetim hizmetlerinden yararlanamamaktadır. Bu verilere merkezin baskı ve kısıtlamalarını eklediğimizde yerel yönetimlerde yaşanan sorunları çok daha iyi anlayabiliriz.

Yerel yönetimlerin ‘demokratikleşme / özerklik’ konularının yaygın bir şekilde tartışıldığı ve bu yönde beklentilerin olduğu bir dönemde ‘otoriterleşme’ politikaları güçlenmiştir. ‘Darbe Girişimi, Pandemi ve 6 Şubat K.Maraş Depremleri’ iktidar tarafından merkezileşme ve otoriterleşmeye dayanan ‘Otokratik Rejimin’ inşası için fırsata çevrilmiştir.

DARBE SÜRECİ

Altyapısı büyük ölçüde hazırlanan otoriterleşme sürecinde 15 Temmuz 2016 ‘Darbe Girişimi’ gerçekleşti. İktidar bu süreci yeni bir rejim kurulması için fırsata çevirmiştir.

Sonrasında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ve çıkarılan KHK (Kanun Hükmünde Kararname)’lerle yetkiler Cumhurbaşkanında ve merkezde toplanmıştır. TBMM’nin yetkilerinin gasp edilmesi, yargının iktidarın kontrolüne girmesi   ile ‘Otokratik Rejim’ resmen ilan edildi. Dünyada otoriterleşme eğilimlerinin öne çıktığı koşullarda ABD’nin ve küresel sermayenin desteği ile otoriter rejim, ‘totaliter’ bir yönetim yolunda önemli mesafeler katetmiştir.

Bu döneme yerel yönetimler açısından bakıldığında; yerel yönetimlerin yetkilerine müdahaleler yapıldığını ve fiilen çalışamaz hale getirildiklerini görmekteyiz.

PANDEMİ KOŞULLARI

Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde koronavirüsü küresel pandemi (salgın) ilan ettiği tarihte Türkiye’de ilk Covid-19 vakası tespit edildi. İktidar otoriter rejimlerde olduğu gibi salgın sürecini güç kazanmak için kullanmıştır.

Pandemi sürecinde iktidar ‘olağanüstü durum..’ koşullarını kullanarak yasalar çıkardı, düzenlemeler yaptı ve uygulamalar gerçekleştirdi.

Karantina ve takip uygulamaları bahane edilerek yurttaşların kişisel verileri ve hareketleri gözetim altına alındı. Kamu sağlığı gerekçe gösterilerek; toplanma, gösteri ve grev hakları kısıtlandı. Muhalefet partilerinin siyasi kampanyaları yasaklandı. Gazeteciler, aydınlar, çevre örgütlenmelerinin temsilcileri ‘yanlış bilgi yayma’ gerekçesi ile tutuklandılar.

‘Acil Durum’ bahanesiyle; kamu harcamaları, ihaleler kamu denetimi dışında tutularak ve saydam olmayan koşullarda belli sermaye gruplarına servet transferleri yapıldı. Belediyeler merkezi otoritenin uygulamalarıyla sürecin dışına itildiler.

Salgın etkisini yitirdikten sonra yaşam normalleşirken; iktidar elde ettiği yetkileri ilgili kurumlara devretmekten uzak durmuştur.

DEPREMLERDEN YARARLANMA

İktidar 6 Şubat K.Maraş depremlerini siyasi ve ekonomik gücünü arttırmak için bir araç olarak kullanmıştır. OHAL (Olağanüstü Hal) gerekçesi ile yürütmenin yetkileri arttırılmış, yargı ve halkın denetimi devre dışı bırakılmıştır. Kamuda saydamlık ilkesi yok sayılmıştır.

Deprem bölgesi ‘afet riskli alan, rezerv alanı, yeniden inşa alanı…’ ilan edilerek kamulaştırmalar yapılmış; iktidara yakın gruplara sermaye aktarılmış, yerel halk sürgün edilmiştir.

‘Milli Birlik..’ söylemiyle yerel yönetimler, demokratik kuruluşlar, dayanışma ağları tamamen devre dışı bırakılarak kriz yönetimi tamamen merkez üzerinden yürütülmüştür.

Dağıtılan yardımlar, inşa edilen konutlar, kamu hizmetleri birer lütufmuş gibi topluma sunulmuştur. Ve deprem üzerinden halka siyasal propaganda yapılmıştır.

Demokratikleşme bakımından en önemli unsur olan belediyeler deprem çalışmaları sürecinde; iktidar tarafından ya tamamen yok sayılmışlar ya da merkezin şubeleri olarak fiilen işlevlendirilmişlerdir. Daha sonra ülke genelinde bu hukuksuz yetkilerini türlü yöntemlerle kullanmaya devam etmektedirler.

MALİ KAYNAK OLARAK TOPRAK VE İMAR RANTI

2002 sonrası izlenen ‘rant odaklı kentleşme ve ekonomi politikaları’  kent toprağına el koyma, imar değişiklikleri, madencilik, doğal kaynakların dağıtımı iktidara bağımlı bir sermaye grubu yaratmış ve otoriterleşme anlayışını desteklemiştir.

16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu ile kurulan ‘Otokratik Rejim’; güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı, demokratik denetim mekanizmalarını işlevsizleştirdi. Saydamlık ve kamu denetimi geçersiz kılındı. Halkın kararlara katılımı engellendi. Devlette liyakatsizlik kural haline geldi. İnsan hakları ihlalleri arttı. Toplumsal  barışı sabote eden ayrımcı politikalar ve uygulamalar devreye sokuldu.

Tüm yetkilerin bir merkezde toplandığı, bireysel ve toplumsal özgürlüklerin kısıtlandığı, devletin her alana müdahale ettiği, kamuoyunun sürekli manipüle edildiği koşullar oluşturulmuştur. Yeni kurulan ‘Otokratik Rejim’ bu nitelikleri ile büyük ölçüde Totaliter Rejime dönüşmüştür.

BELEDİYELER ESARET ALTINDA

‘Rant, salgın ve darbe..’ koşullarında kurulan ve güçlenen otoriter yönetimle birlikte yerel yönetimler üzerindeki vesayetin kaldırılmasına ilişkin program çöpe atılmıştır. 9 Aralık 2024 tarihinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın ‘belediyeleri silkeleyin…’ talimatı sonrası muhalefet belediyelerine yönelik; icra ve haciz işlemleri, görevden alma, kayyım atamaları, belediye başkanlarının, yöneticilerinin ve çalışanlarının yaygın bir şekilde gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları süreci başlatılmıştır.

19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesine yapılan hukuksuz operasyonlarla belediye başkanı ve yöneticilerinin gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları, sonrasında diğer muhalefet belediyelerine yönelik benzer uygulamaların başlatılması, CHP yönetimine ‘butlan’ kararlarıyla el konulması, demokratik kuruluşlara, meslek örgütlerine, sendikalara yönelik baskılar, gazeteci ve aydınlara yönelik soruşturma ve yaygın tutuklamalarla sorunlar  dramatik boyutlar kazanmıştır.

Otokratik yönetimin Totaliter bir yönetime evrildiği bu dönemde; yerel yönetimlerin yetkilerinin sınırlandırılmaları, idari ve mali yapılarının zayıflatılmaları yetmemiş; yerel yönetimler merkez tarafından kuşatılmışlardır. Bu koşullarda belediyeler; kentin gereksinimi olan planlama ve yatırım gibi temel işleri yapamamakta, çöp toplama ve temizlik gibi rutin işler dahi aksamakta ve halka yeterince hizmet verememektedirler.

İktidar, hukuksuz operasyonlarla ‘belediyeleri kuşatmak, Anayasal yetkilerini kullanamaz hale getirmek ve halka hizmet vermelerini engellemek…’ suretiyle açıkça suç işlemektedir.

ÇOKLU KRİZLER VE GELECEK

Türkiye, krizlerden beslenen otokratik rejimin kaynaklık ettiği her anlamda derin ve çoklu bir krizle karşı karşıya bulunmakta; karanlık ve belirsiz bir sürece doğru hızla sürüklenmektedir. İktidar, kısa erimde otoritesini güçlendirmek için krizleri fırsata çevirmeyi başarmıştır. Ancak, temel sorunlar ve krizler uzadıkça meşruiyetlerini kaybedeceği ve çöküşün kaçınılmaz olacağını öngörmek hiç de zor değil.

Otoriter rejim sonrasına hazırlık yapılması toplumsal sorumluluk gereğidir. Gelecekte özgürlük- eşitlik- adalet ve demokratikleşmenin gerçekleştirilmesi amacıyla çöken kamu düzeninin ayağa kaldırılması, kurumların yeniden inşası, toplumsal barışın sağlanması için belirli stratejik adımların atılması zorunludur.

Yeni dönemde, tarihsel misyonları itibariyle demokrasinin kaleleri olan yerel yönetimlerin ve belediyelerin  ‘esaretten’ kurtarılmaları; varoluş nedenlerine ve toplumcu bir anlayışa bağlı olarak yeniden yapılandırılmaları gerekir. Yerel yönetimlerde siyaset simsarlarının, egemen sınıfların, rantiyenin ve despotların yerine halkın söz sahibi olması ve yönetim süreçlerinde yer alması uygar bir geleceğin güvencesi olacaktır.

*Birgün Gazetesi Pazar Eki için hazırladığı yazıyı tekrar yayınlıyoruz.

Exit mobile version