Halil Özen
“Senin vicdanın ve merhametin yenecek bu kötülüğü. Senin mücadelen aydınlatacak bu zifiri karanlık yalnızlığımızı.” Bu sözler herhangi bir siyasetçinin, bir partilinin ya da bir taraftarın sözleri değildi. Çorlu Tren Katliamı’nda oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden ve adalet arayan bir annenin, Mısra Öz’ün sözleriydi.
O annenin yüreğinden süzülüp gelen bu cümleler, aslında bu ülkede adalet arayanların, evlatlarını, eşlerini, kardeşlerini, arkadaşlarını kaybedenlerin ortak duygusunun ifadesiydi.
Ama artık bu sözler sadece o annelerin sözleri olmaktan da çıkıyor. Bu kara düzenden mağdur olan hak arayışındaki milyonlarca insanın, hepimizin ortak temennisi haline geliyor. Milyonlar yüksek sesle hep birlikte bağırıyor! “Tarih, bir gün iyilerin ve merhametin kazandığını sizin sayenizde yazacak.“
Av. Şerafettin Can Atalay ve Av. Yalçın Deniz Özen

Yıllardır siyasetin içindeyim. Çok lider gördüm. Ama mağdur ailelerin gözyaşını yıllarca kendi gözyaşı gibi taşıyan insanı çok az gördüm.
Ben Özgür Özel’i ilk olarak televizyon ekranlarından tanıyorum. Ama onun hakkında bir fikir oluşturmam oğlum Deniz’in anlattıklarından sonra gerçekleşti.
Deniz, Soma Maden Katliamı davasında Avukat Can Atalay ile birlikte Sosyal Haklar Derneği’nin en genç, en yeni, en tıfıl üyesi olarak gönüllü çalışıyordu. Stajını Can abisinin yanında tamamlamış ve sonrasında mütemmim cüz’ü olarak ondan ayrılmamıştı. Onların Kadıköy’de avukatlık büroları açılırken de baba olarak birşey almam gerekiyordu. Babamın gençliğimde bana söylediği bir şeyi hatırladım. Ve Deniz’e bronzdan yapılmış bir Don Kişot heykeli hediye etmiştim. Ve sonrasında da Can abisi gezi davasından içeri girdiğinde Deniz’in Birgün gazetesine yazdığı dışarıdan içeriye mektuplar yazısında ithafen : ” Babamın aldığı büro hediyesini hatırlarsın. Rosinant’ın üzerinde Don Kişot ve yanında eşeği ile Sanço Panza Heykeli…
Geçtiğimiz on yılda ne çok şey yaşamışız şimdi dönüp bakınca. Parklar, bahçeler, Soma, Aladağ, Hendek, Çorlu derken şimdi de stajyerin olarak başladığım yola, avukatlarından birisi olarak devam etmek düştü bana.” diyerek; oğlunu Sanço Panza’ya benzeten ” “hayırsız baba” olarak da beni Can abisine ve tabi Birgün gazetesi. okuyucularına şikayet ediyordu.
Av. Evren İşler, Av. Ş. Can Atalay, ve sağ başta Av. Y. Deniz Özen / Soma

Bugün 4 yılı aşkın süredir her türlü Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen şaka gibi, hala içeride tutulan Can abisinin rehberliğinde o zorlu günlerin üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Aladağ, Soma, Çorlu, Adapazarı, Gezi’de öldürülen Berkin Elvan başta olmak üzere gezi mağdurlarının davaları, Çevre davaları…
Her dava, her duruşma ayrı bir mücadeleydi. Hem iktidarla… Hem de onların yereldeki işbirlikçileri ile… Yol parası, konaklama, yemek, dava masrafları hepsini Can Atalay ve arkadaşları karşılamak zorundaydılar. Akçeli hiçbir davaya girmiyorlar ve ceza davalarını aldıkları 301 madencinin hiçbirinin tazminat davalarını ailerden ücret almayı bırakın bir yana, ayrıca karşı taraf vekalet ücreti- ki devletten alınan bir avukatlık ücreti- alındı denmesin diye asla o tazminat davaları nı üstlenmiyorlardı. O terörist dedikleri Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve tabi diğer arkadaşları öylesine onurlu, öylesine namuslu insanlardı ki, gerçekten yoksul, gerçekten kimsesiz halkın avukatlarıydı. Onlara Silivri Cezaevine selam gönderen Soma’lı Elmas teyze” o bıyıklıya selam götürün.” diye Selçuk Kozağaçlıya yürek dolu sevgisini gönderiyordu…
Ve biz aileler bu koşullarda; bazen SHD’li avukatların uçak biletlerini alıyor, bazen arabamızı onlara tahsis ediyorduk. Onlar da Soma, Çorlu, Adana, Adapazarı koşturuyorlardı…
Hatta hiç unutmuyorum, birgün Silivri’de galiba Ahmet Şık’ın davasına gitmiştik. Ve arabamızı park ettik. Aaaa baktık bizim lacivert Golf’ümüz ve içinden bir kadın iniyor. Pişti olmuştuk. Kadın bizi farketti ve hemen gelip arabayı Deniz’den aldığını bize anlatmaya çalıştı. Meğerse o bizi tanıyormuş; SHD’li avukatlardan Av Evren İşler… Biz de eşim Hülya ile ona bakakaldık. Çünkü o araba da, o harcamalar da zaten bir demokrasi kavgası için anlam ifade edebilirdi… Deniz de bizden böyle gördüğü için öyle davranıyordu… Tabi bundan dolayı onu suçlayamazdık. Çünkü, biz ailemizden o da bizden ne gördüyse onu yapıyordu.. “Kuş yuvasında ne görürse onu işlerdi.” Biz sadece durumu anlıyor ve oğlumuz böylesi biri diye de annesiyle birlikte içten içe gurur duyuyorduk.
Biz çocuklarının mücadelesine inanan ve onlara güvenen aileler, Somalı, Aladağlı, Çorlulu, Hendekli, Gezi ailelerinin acılarını yüreğimizde hissediyor ve onların yanında duran, Sosyal Haklar Derneği üyesi gönüllü avukatların, çocuklarımızın yükünü dayanışmayla azaltmaya çabalıyorduk.
Soma Davası duruşmaları sona doğru yaklaşırken bir gün Deniz bana şöyle demişti:
CHP Genel Başkanı Özgür Özel / Soma

“Baba, bu Özgür Özel acaip bir adam. Dört yıldır her duruşmaya geliyor. Hiçbir duruşmayı kaçırmadı şimdiye kadar. Ama esas mesele bu gelmesi de değil. Kimseye göstermemeye çalışıyor; saklıyor, ama duruşmalarda ağlıyor. Sessiz sessiz ağlıyor. Gözlüklerini kaldırıyor. Yüzünü kapatıyor, kimse anlamasın istiyor. Çaresizliğine ağlıyor. Çünkü elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen insanların yaşadığı acıyı değiştirememenin, hesabını soramamanın çaresizliğini hissediyor. Bizim gibi hissediyor o da …Hepimiz ağlıyoruz aslında ama kimseye göstermiyoruz baba… Çaresizliğimizi kimse görmesin istiyoruz.”
Bu sözler bir film sahnesi gibi aklıma ve daha çok da yüreğime kazındı. Hep korkumuz çocuklara bir şey yaparlarsa, bir tuzak kurarlarsa idi… Başkası söylese belki etkisi bu kadar olmazdı. Ama ‘benim oğlum’ söylüyordu… Ve ben onun nasıl bir çocuk olduğunu biliyordum. Çünkü Türkiye siyasetinde göstermelik, reklam olsun diye ağlayan çok insan görmüştük. Ama başkasının acısı için hiç bitmeyen bir üzüntü yaşayan, ağlayan, ama bunun reklamını yapmadan gizleyen siyasetçiye pek rastlamadık. Başkası söylese dikkate belki almazdım. Ama Deniz söylüyordu.
Av. Ş. Can Atalay ve Av. Selçuk Kozağaçlı / Soma

Özgür Özel, Somalı aileleri ve onların gönüllü avukatları Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, Evren İşler, Deniz Özen, Akçay Taşçı’yı davanın kesinleşmesine kadar 7 yıl boyunca hiç yalnız bırakmadı; hep yanlarındaydı… Duruşmaların hiç birini kaçırmadı. Ayrıca 3 yıl süren Yargıtay aşamasında da davayı takip etmeyi sürdürdü; bir milletvekili, bir siyasi olarak… Ama her şeyden önce iyi bir insan olarak…
Deniz’in, Özgür Özel’e ilişkin hisleri konusunda yanılmadığı CHP Genel Başkanı seçildiğinin ertesinde Çorlu Tren Katliamı davasına sahip çıkan çağrısından da bir kez daha anlaşılacaktı. Belki de onu farklı kılan buydu. Çünkü siyasette çok konuşan insan vardı. Çok vaat veren insan vardı. Ama başkasının acısını kendi acısı gibi hisseden insanı çok az görmüştük şimdiye kadar. Oysa hepimiz bunu özlemiştik…
Soma’da davanın peşini bırakmayan bir siyasetçi, ama daha önemlisi, acının peşini bırakmayan ve daha da önemlisi günü geldiğinde bu çekilen acıların hesabını sormaya yeminli bir insan gördük.
Sonra Çorlu felaketi geldi. 25 insanın yaşamını yitirdiği tren faciası…

Yine aynı yüzler. Yine aynı gözyaşları. Yine aynı adalet arayışı. Henüz CHP Genel Başkanı seçilmişti Özgür Özel. Ve bir çağrı yaptı: “Benimle birlikte beni seven Çorlu’ya gelsin.”
Gitti. Sadece konuşmak için değil. Dinlemek için. Yanlarında olmak için. Mahkeme koridorlarında beklemek için. Acılı annelere sarılmak için. O anneleri yüreğinin içine sokuşundaki, büyüklerin elini öperken kendi annesinin elini öpüyormuş gibi hissettiren o sıcacık samimiyetine tanık oldum.
O gün Mısra Öz’ün sözleri yalnızca bir teşekkür değildi. Bir tanıklıktı. Çünkü insanlar sahiciliği hissediyordu. Rol yapanla gerçekten üzüleni ayırt edebiliyordu. Mısra Öz’ün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kişiliğinde ve siyasi iddiasında hissettiği şey de buydu: Vicdan. Merhamet. Dayanışma. İnsanlık. Adalet.
Aynı şeyi Somalı madenci aileleri ve avukatları da hissetmişlerdi. Fetö kumpasları ile Silivri cezaevine atılan Ergenekon mağduru askerler de... 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’nde sevdiklerini kaybetmiş mağdurlar da… Soyundan sopundan dolayı hakarete ayrımcılığa uğrayan itilip kakılmaya çalışılan mübadil ve Balkan göçmenleride… Şimdi Diyarbakırlılar da, Gaziantepliler de… Ankaralılar da, İzmirliler de tüm ülke bunu hissediyordu…Vicdan, merhamet, adalet…
CHP Genel Başkanı olarak 6 Şubat Depremi’nde ölenlerin mezarlarını ziyaret ederken, sadece enkazların arasında değil, o enkazların altında kalan gerçekleri dile getirirken gördük. 1999 Marmara Depremi’nde ilk saatlerde sahaya çıkan ordunun 10 bin 528 yurttaşı enkazdan sağ kurtardığını hatırlatırken, 6 Şubat 2023’te aynı ordunun ilk 72 saat boyunca bekletilmesini “asrın ihmali” olarak nitelendirdi.

“Bu ülkenin şanlı ordusu tüm imkânlarıyla talimat bekledi” derken, aslında göçük altında kurtarılmayı beklemiş; ama gelen olmayınca ölümle yüzleşmiş on binlerce insanın yakınlarının da çığlığı oluyordu. Çünkü onun için deprem yalnızca yıkılan binalar değil; zamanında ulaşılamayan hayatlar, kaybedilen canlar ve hâlâ dinmeyen büyük bir toplumsal acıydı.
Onu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde de tanıdık.
O’nu TBMM kürsüsünde; kendisine yöneltilen o çirkin “soysuzluk” imasına karşı, hepimiz adına, bir “Evlad-ı Fatihan” olarak verdiği o tarihi yanıttan da tanıyorduk. Soyuna yönelik hakaretlere cevap verirken yalnızca kendisini savunmuyordu. Bu ülkenin göçmenlerini, mübadillerini, Balkanlardan gelen milyonlarca insanı savunuyordu.
“Soyumuz Selanik’tedir, Üsküp’tedir, Kırçova’dadır” derken aslında insanların kökenleri üzerinden aşağılanamayacağını haykırıyordu. Bu da onun başka bir yönünü gösteriyordu: İnsanları ayrıştıran değil, birleştiren bir siyaset anlayışını. Belki de bu yüzden bugün toplumun farklı kesimlerinde karşılık buluyor.
Çünkü insanlar yalnızca güçlü lider aramıyor. Vicdanlı lider arıyor. Merhametli lider arıyor. Empati kurabilen lider arıyor. Acıya ortak olabilen lider arıyor. Adaleti sağlayabilecek bir lider arıyor.
FETÖ’nün kumpas davalarıyla haksız yere içeriye atılanların yanında gördük onu. Hulusi Akar’a TBMM’de: “Senin silah arkadaşların sana haklarını helal etmeyerek öldüler, sen silah arkadaşlarının bedduasını alan bir adamsın” sözleri hala yankılanıyor kulaklarımızda….
FETÖ darbe girişimine karşı o gece tanklar sokakta iken TBMM’yi açarak demokrasiden yana direnişine tanık olduk.
Ben uzun yıllardır, kendimi bildim bileli ki 1976’dan beri siyasetin içindeyim. 80 öncesi devrimci mücadeleyi de gördüm ve içinde yaşadım, CHP’nin 80 sonrası yeniden açılış süreçlerini de gördüm. Prof. Dr. Halük Ülman’ı da, CHP’li Nebil İlseven’i de tanıdım.
Ülkenin önce şehirlerinin, sonra da kendisinin AKP’ye adım adım- siyasi hırslarına yenilen sözde sosyal demokrat liderlerce- teslim edilişini de yaşadım.
Tuzla özelinde yerel siyasetin bütün kirli ilişkilerine de tanık oldum. Siyasi mevkilerin kullanılarak -İlçe başkanlıklarının, meclis üyeliklerinin- nasıl AKP ile pazarlık haline getirilerek işe, paraya, zenginliğe dönüştürüldüğünü de gördüm. Tabi sadece görmekle kalmadım başta Kılıçdaroğlu olmak üzere belgeleriyle hepsini anlattım. Kime mi? Önce Prof. Dr. Halük Ülman’a, Nebil İlseven’e, CHP’nin şimdiye kadar olan sözde yöneticileri Şinasi Öktem, Mehmet Sevigen, Berhan Şimşek, G. Tekin, K. Kılıçdaroğlu’na…. Hatta öncesine de girmiyorum. Ethem Cankurtaranların zamanına .Sodep-CHP ayrılıklarına filan…
Bu yüzden kolay heyecanlanan biri değilim. Ama şunu söyleyebilirim: Özgür Özel’in en büyük gücü siyasi zekâsı değil. Hitabeti değil. Parti içi dengeleri yönetebilmesi de değil. Onun en büyük gücü insan kalabilmesi, insanlıkta ısrar edebilmesi. Özeleştiri yapabilmesi.
Bugün siyaset kurumunun ve onun ötesinde toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey de bu doğallıktır. Onun için toplumda karşılık bulabilmiştir Özgür Özel. Onun için İstanbuldan; Mücella Yapıcı, Deniz Özen ve ben, Turgutlu’dan Adnan, Erkan, Necdet, Erol Ç… ve konuştuğumuz, ilişkide olduğumuz ve şimdiye kadar CHP’ye hiç de sıcak bakmayan herkes belki de olur bu defa diye düşünüyoruz.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel

Özgür Özel’in yakın arkadaşı, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’i defnederken ki mezarlıktaki o hali, Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay’ın hastalığı/ölümünde yaşadığı üzüntü…
Özgür Özel’in, Kasabayı bilmesi… Komşuluğu bilmesi… Mahalleyi bilmesi… Aile büyüklerine saygıyı bilmesi… Arkadaşlığı bilmesi… Dostluğa vefayı bilmesi… Bunlar siyaset okulunda öğrenilemez. Bunlar aydınlık bir ev ve ailede, sahici bir yaşamın içinde öğrenilir. Sonra da siyasete yansıtılabilir.

Belki bu yüzden toplumcu belediyeciliğin mimarı, Dikili eski Belediye Başkanı Osman Özgüven hakkında çekilen belgeselin galasına katılmakla kalmayıp şu cümleyi kurabildi:
“Osman Başkan olmasaydı bugün karşınızda bu Özgür Özel olmazdı.” “Onun için çekilen belgeselde bir kare görünmem bile benim için en büyük onurdur.” Türkiye siyasetinde insanlar kendilerini büyütmek için geçmişlerini silerken, onun geçmişine teşekkür edebilmesi dikkat çekiciydi. Çünkü vefa da artık unutulan değerlerden biri haline geldi.
Ben Özgür Özel’i yalnızca söyledikleri için değil, söylemedikleri için de seviyorum. Çünkü bugün iktidarın istediği en kolay şeylerden biri; Ekrem İmamoğlu’ndan, tutuklu belediye başkanlarından, yol arkadaşlarından vazgeçilmesidir. O ise bunu yapmıyor. Kolay yolu seçmiyor. Siyasi konforu seçmiyor. Ailelerin acısını hissediyor. Çocukların özlemini hissediyor. Annelerin gözyaşını hissediyor.
İmamoğlu’nun annesinin, aynı benim annemin ve muhtemelen Özel’in annesinin de ettiği gibi: “Kendi evladımı ve herkesin evladını koru” diyerek herkes için iyi dileklerini sunduğu dualarını anlıyor ve yürekten hissediyor.
Bu yüzden bazen çaresizlikten sert konuşuyor: “Annelerin, evlatlarının gözyaşlarında boğulacaksınız.” Çünkü hissettiği şey yalnızca siyaset değil. İnsanlık.
Soma’daki, Çorlu’daki, Aladağ’daki, Silivri’deki bir annenin gözyaşını hissedebilmek. Maden işçisinin acısını duyabilmek. Çorlulu, Somalı, Aladağlı çocukları, Berkin Elvan’ı Ali İsmail Korkmaz’ı vd. kendi çocuğuymuş gibi görüp, bu kayıplar için durup ağlayabilmek.
Sosyal Haklar Derneği Genel Başkanı Melda Onur ve Av. Y. Deniz Özen

Onun için, Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca bir muhalefet lideri değildir. Türkiye’nin ihtiyacı vicdan sahibi bir siyaset anlayışıdır. İşçinin yanında duran… Katliam mağdurlarını yalnız bırakmayan… Gençleri dinleyen… Kadınların sesini duyan… Sosyalistlerle, demokratlarla, cumhuriyetçilerle, emekçilerle yan yana gelebilen… Ortak mücadele fikrini savunan bir siyaset anlayışıdır. Ben Özgür Özel’i en çok da bu yüzden seviyorum.
Bugün iktidara sırtını dayayıp ona çelme takmaya çalışanlar, kendilerinin çoktan yitirdiği bu insani vasıfları anlayamıyorlar. Kimse de anlamasın diye çırpınıyorlar! Kifayetsiz muhterislikleri, soğuk, ruhsuz, başarısız, işbirlikçi kişilikleri ile… Mağlubiyetlere doyamayan utanmaz bir küstahlıkla ülkenin bu hale gelmesindeki sorumluluklarını gizlemek istiyorlar. Bundan sonrası için de ülkenin mutlak sultancılar elinde rehin kalması için şuursuzca saldırıyorlar.
Onlar da biliyorlar ki, bir ülkeyi değiştiren şey hamasi nutuklar değildir. Bazen gezi parkındaki bir ağaç için verilen mücadeledir. Bazen Soma’da, Çorlu’da o insanların acısına gösterilen samimi üzüntüdür. Kurduğu içten sıcacık bağdır. Bazen başlattığı o yürüyüştür. “Haydi Yürüyelim arkadaşlar” deyiştir. Diyarbakır’dan Gaziantep’ten, Manisa’dan, İzmir’den, Ankara’dan ve İstanbul’dan… Tüm Türkiye’den yürüyelim arkadaşlar deyiştir işin sırrı…
Özgür Özel toplumla, ülkeyle bu bağı kurmuştur. Hem de CHP dışındaki kesimlerle de… Onun birleşik demokrasi mücadelesi çağrısı toplumda kabul görmüştür. CHP içine sokulan Truva atlarını ve AKP’yi korkutan gerçek de budur. Siyasete ve ülkeye vicdan, merhamet, dayanışma, insanlık ve tabi ki adaletin hakim olması… Yani son 25 yılda hızlıca yok edilen tüm değerlerimiz.
Hepimizi tekrar heyecanlandıran ve mücadeleye doğru çeken şey; Mücella Yapıcı’ya bile: ” Kur artık partini, söz, ben bile gelip bu yaşımda çalışacağım; istediğin katkıları sağlamak için” dedirten şey; hiçbir partiye üye olmayan ve olmayı da asla istemeyen oğlum Deniz’e bile Özgür Özel kurarsa onu desteklemek için üye olmayı düşünüyorum baba dedirten, ve bana bile, gerekirse her türlü yardımı yapabilirim dedirten şey, aslında Özel’in kendisi asla değil; onun, yani Özgür Özel’in siyasette temsil ettiği ve hepimizin özlemini duyduğu bu değerlerdir.
Özgür Özel’in gösterdiği insani dayanışmaya karşılık, ülkemizdeki adalet arayışı mücadelesinin sembollerinden biri haline gelen Mısra Öz’ün söyledikleri artık onun sözleri olmaktan çıkıyor. Bu kara düzenden mağdur olan milyonlarca insanın-işçinin, işsizin, gençlerin, emeklinin, üreticinin…- hepimizin ortak temennisi haline geliyor. Milyonlar yüksek sesle hep bir ağızdan ona Mısra Öz’ün sözleriyle sesleniyor: “Senin vicdanın ve merhametin yenecek bu kötülüğü.”
“Sn. Genel Başkanımız… Biliyoruz; yorgunsunuz. Ruhunuz, kalbiniz, omuzlarınız bunca acıyı taşımaktan yorgun. Sesiniz, bu maskeli balo siyasetini, bu adaletsiz düzeni duymayanlara anlatmaktan yorgun. Ama ayağınıza taş değmesin. Biz sizinleyiz, buradayız. Sizin o dimdik, insani duruşunuza şahit olmak bu dönemin bizlere verdiği en büyük gururdur.
Tarih, bir gün iyilerin ve merhametin kazandığını sizin sayenizde yazacak. Yolunuz açık olsun kıymetli başkanım; gücünüz umudumuzdur!”


