CUMHURİYETİMİZİN 102. YILI KUTLU OLSUN!

Aradan 45 yıl geçmesine rağmen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin Türkiye’ye miras bıraktığı izler silinmiş değil. Darbenin şekillendirdiği anayasal ve siyasal düzen büyük ölçüde sürerken; toplumsal hafızada, sanat eserlerinde ve genç nesillerin dünyasında 12 Eylül’ün gölgesi varlığını koruyor.

Siyasi ve Hukuki Yapılarda Darbenin Mirası

12 Eylül askeri müdahalesi Türkiye’nin siyasi ve hukuki düzenini kökten değiştirdi. Darbe sonrasında Milli Güvenlik Konseyi iktidarı devralarak hükümeti görevden aldı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni feshetti ve 1961 Anayasası’nı yürürlükten kaldırdı. Ülke, emir-komuta zinciri içinde kurulan askeri cunta tarafından yönetilirken tüm siyasi partiler lağvedildi, parti liderleri gözaltına alındı veya sürgüne gönderildi. 1982’de hazırlanan darbe anayasası, %91 “Evet” oyuyla kabul edilerek Kenan Evren’i cumhurbaşkanı yaptı; bu anayasa hala yürürlüktedir. Darbenin oluşturduğu siyasal çerçevenin kalıntıları günümüzde de hissediliyor: halen 1982 Anayasası’yla yönetilen Türkiye’de, bu metnin “vesayetçi ruhu” tam olarak silinmemiş olduğu bizzat iktidar temsilcilerince dile getiriliyor. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un ifadesiyle, “halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın yerine sivil ve demokratik bir anayasa hazırlanması son derece elzem” görülüyor.

Darbe yönetiminin yaptığı yasal düzenlemeler, siyasi partiler ve seçim sistemine de kalıcı kısıtlar getirdi. %10’luk ülke seçim barajı bunların en bilinen örneğidir. 1980 öncesinde olmayan bu yüksek baraj, darbeciler tarafından “yönetimde istikrar” gerekçesiyle yürürlüğe kondu ve 42 yıl boyunca değişmeden kaldı. Siyasetçiler yıllarca 12 Eylül’ün mirası olan bu barajı eleştirse de, barajın yüksek tutulması büyük partilerin işine geldiği için ancak 2022’de bir miktar düşürülebildi. Yine 1983’te çıkarılan Siyasi Partiler Kanunu, partilerin ideolojik duruşuna ve örgütlenmesine katı sınırlamalar getirdi. 12 Eylül döneminden kalma parti yasakları halen tam olarak kaldırılabilmiş değil; örneğin partilerin etnik veya dini kimlik vurgusu yapması, gençlik kolu kurması gibi konulardaki yasaklar büyük ölçüde darbe döneminin ürünüdür. Bu kısıtlayıcı miras, 1990’lar ve 2000’lerde birçok partinin kapatılmasına zemin hazırladı. Darbenin ardından on yıl boyunca eski siyasetçilere konulan siyaset yasağı da toplumdaki siyasi hafızada yer eden bir başka uygulamaydı. Her ne kadar 1987 referandumuyla bu yasak erken kaldırılmış olsa da, 12 Eylül’ün “siyaseti dizayn etme” girişimi uzun yıllar etkisini sürdürdü.

Milli Güvenlik Konseyi ve askerin siyaset üzerindeki vesayeti de 12 Eylül’ün kurumsal mirasıdır. 1982 Anayasası ile oluşturulan MGK, asker üyelerin ağırlığıyla yıllarca devlet politikalarında belirleyici oldu. Benzer şekilde, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) 1981’de darbeciler tarafından kurularak üniversitelerin özerkliğini kısıtladı ve akademi üzerindeki merkezi denetimi artırdı. Bu kurum da aradan geçen yıllara rağmen varlığını sürdürmüş, yapısı kısmen değiştirilse de “12 Eylül ürünü” bir organ olarak anılmaya devam etmiştir. Bugün dahi siyasi partiler, seçim sistemi ve üniversite yapılarında 12 Eylül’ün izleri tamamen silinmedi. Nitekim demokratikleşme yönündeki birçok reforma rağmen, mevcut iktidar bile Türkiye’yi “darbe anayasasıyla yönetiliyor” olarak tanımlıyor ve kendisini bu mirası değiştirmekle yükümlü gösteriyor.

Toplumsal Yapılar ve Özgürlükler Üzerindeki Kalıcı Etkiler

12 Eylül rejimi sadece yönetim biçimini değil, toplumsal yaşamın pek çok alanını da kalıcı şekilde etkiledi. Cunta yönetime el koyar koymaz sendikalar ve sivil toplum örgütleri üzerindeki baskı had safhaya ulaştı. Bütün grevler ve toplu pazarlık süreçleri durduruldu, sendikalar kapatıldı, işçi hakları askıya alındı Özellikle devrimci sendikal hareketin merkezi DİSK, darbenin ilk hedeflerinden biri oldu. 12 Eylül ile birlikte DİSK ve bağlı sendikaların faaliyetleri durduruldu, mal varlıklarına el konuldu, yönetici kadroları tutuklandı; toplam 52 sendikacı idam talebiyle yargılanırken DİSK 11 yıl boyunca kapalı kaldı. Bu ağır darbe sonucunda sendikal hareket uzun süre toparlanamadı. 1980’de yaklaşık %40 olan işçilerin sendikalaşma oranı, günümüzde %14 seviyesine kadar gerilemiş durumda. DİSK Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, darbenin üzerinden 45 yıl geçtiği halde sendikalı çalışan oranı üçte bire düşmüş ve işçi sınıfına örgütsüzlük adeta dayatılmıştır. Grev hakkı ise kağıt üzerinde var olsa da fiiliyatta 1980 öncesinin çok gerisinde kalmıştır: 1980’de 2,2 milyon sigortalı işçinin 80 bini grevdeyken, 2000’lerde 15 milyon sigortalıdan yılda ortalama sadece 4 bini greve çıkabilmiştir. Uzmanlar bu tabloyu, 12 Eylül’ün çalışma hayatına vurduğu ketin hâlâ sürdüğünün göstergesi olarak yorumluyor: Darbecilerin getirdiği lokavt ve grev yasaklarının anayasallaşması, sendikal örgütlenmeye getirilen siyasi kısıtlar ve çalışma hayatındaki otoriter düzenlemeler büyük ölçüde devam ediyor.

Darbenin ifade özgürlüğü ve basın üzerindeki etkileri de uzun soluklu oldu. 12 Eylül ile beraber basın-yayın organları sıkı sansür altına alındı; çok sayıda gazete, dergi kapatıldı, gazeteciler tutuklandı. Binlerce kitap ve yayın toplatıldı, sakıncalı sayılan fikirler ağır cezalara konu edildi. Darbe döneminde düşünceyi ifade etme, toplanma ve gösteri yürüyüşü yapma hakları vatandaşların elinden alındı. Ağır işkence ve cezaevlerindeki hak ihlalleri, toplumda derin bir korku iklimi yarattı. Sıkıyönetim mahkemeleri 48 kişinin idamına hükmederken, resmi rakamlara göre yaklaşık 300 kişi cezaevlerinde işkenceyle öldürüldü, yüz binlerce kişi gözaltından geçti. Bu travmatik uygulamalar, toplumun geniş kesimlerini uzun yıllar politika dışına itti ve otosansür mekanizmalarını kalıcı hale getirdi. 12 Eylül’ün “anarşiyi bitirme” iddiasıyla başlattığı baskı rejimi, aslında toplumsal muhalefeti bütünüyle sindirmeyi amaçlamıştı. Nitekim darbeden sonraki yıllarda da Terörle Mücadele Kanunu gibi yasalar altında düşünce suçları tanımlanarak pek çok gazeteci, yazar ve aktivist yargılandı; bu durum darbe döneminin yasakçı zihniyetinin farklı formlarda sürdüğünü gösteriyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) gibi kuruluşlar 1980’lerin ikinci yarısından itibaren darbe mağdurlarının sesi olmak için kurulsa da, resmi kurumlar düzeyinde hak ihlallerinin hesabı ancak çok sonraları sorulabildi.

12 Eylül’ün toplumsal ve kültürel yapıya müdahalesi de Türkiye tarihinde eşine az rastlanır düzeydedir. Darbe yönetimi, ekonomide 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan neoliberal dönüşümü zor yoluyla uygularken, toplumun değerlerini de yeniden şekillendirmeye girişti. Cunta, Türk-İslam sentezi adıyla anılan resmi ideolojiyi teşvik etti; bir yandan din derslerini zorunlu kılarak eğitimde muhafazakârlaşmayı sağladı, diğer yandan sol/sosyalist fikirleri ve etnik kimlik taleplerini bastırdı. Bu politikalar, düşünce ve inanç özgürlüğü önünde yeni engeller oluşturdu. Örneğin, 1980’lerde okullarda dini eğitimin ağırlığı arttırılırken üniversitelerde farklı fikirlerin ifadesi YÖK denetimiyle kısıtlandı. Toplumsal hayatın her alanına sirayet eden bu kontrol mekanizmaları, halen tam anlamıyla dağıtılamamış durumda. Bugün ifade özgürlüğü veya toplanma hakkı gibi temel haklar konusunda yaşanan birçok sıkıntının kökeninde, darbenin yerleştirdiği “güvenlik” odaklı yaklaşımın izleri görülüyor. 12 Eylül’ün 45. yıl dönümünde İstanbul’da bir araya gelen insan hakları ve emek örgütlerinin ortak açıklamasında bu duruma özellikle dikkat çekildi: “12 Eylül darbecilerinin yaptığı 1982 anayasasıyla yönetiliyoruz, 12 Eylül zihniyeti hâlâ iş başında” denilerek, günümüzde ifade, basın, örgütlenme özgürlüklerine yönelik yasak ve baskıların darbe mirasının devamı olduğu vurgulandı. Benzer şekilde, darbenin özellikle Kürt meselesinde bıraktığı miras da sürüyor; Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde sistematik işkence ve zulümle bastırılan Kürt halkının talepleri, sonraki hükümetler döneminde de güvenlik eksenli politikalarla karşılanmaya devam etti. Sonuç olarak 12 Eylül, yalnızca dönemin değil, aradan geçen on yılların da insan hakları ve özgürlükler iklimini şekillendiren bir dönüm noktası oldu.

Günümüz Siyasetinde 12 Eylül Retoriği

12 Eylül darbesi, Türkiye’de siyaset sahnesinde herkesin resmen lanetlediği bir olay haline gelmiştir; ancak darbe retoriği güncel politik tartışmalarda sıkça kullanılmaya da devam ediyor. İktidarı ve muhalefetiyle tüm siyasi aktörler, kendi konumlarını meşrulaştırmak veya rakiplerini eleştirmek için zaman zaman 12 Eylül’e atıf yapıyor. Örneğin, AKP hükümeti 2010 yılında gerçekleştirdiği anayasa referandumunu doğrudan 12 Eylül’le hesaplaşma söylemiyle sundu. 12 Eylül 2010’da yapılan referandum öncesinde “darbeyle yapılan anayasayı değiştiriyoruz” mesajı işlenerek, seçmenden destek istendi. Nitekim referandum sonucu “Evet” çıkınca, darbenin anayasasına konmuş geçici 15. madde kaldırıldı ve darbecilerin yargılanmasının önü açıldı. Yıllar sonra, 2014’te Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya gibi cunta liderleri mahkemece ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Her ne kadar her iki isim de Yargıtay süreci sonuçlanmadan hayatını kaybettiği için cezaları sembolik kalsa da, bu yargılama Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu gelişmeyi sahiplenen siyasi iktidar, “darbecilerden hesap soruldu” diyerek kendisini 12 Eylül vesayetini bitiren taraf olarak gösterdi.

Öte yandan, muhalefet cephesi de mevcut iktidarın bazı uygulamalarını “12 Eylül zihniyeti” ile özdeşleştirerek eleştiriyor. Özellikle otoriterleşme eleştirilerinde, 12 Eylül bir referans noktası haline geliyor. 2023 seçimleri sonrasında muhalif çevreler, muhalefete yönelik baskıları ve hukukun üstünlüğünden sapmaları ele alırken “12 Eylül’ü yapanlar nasıl hukuku askıya aldıysa bugün de benzer bir tablo var” şeklinde ifadeler kullandı. Nitekim 12 Eylül 2025’te sivil toplumun düzenlediği anma etkinliğinde okunan bildiride, günümüzde temel hakların keyfi yasaklarla kullanımının engellenmesi, seçilmişlere kayyum atanması gibi uygulamalar sayılarak “hukuk dışılık yerleştirildi” denildi ve iktidar darbelerle gerçek anlamda yüzleşmeye çağrıldı. Bu dil, darbe dönemini bir negatif benzetme olarak güncel siyasete taşıyor.

Siyasi liderler düzeyinde de 12 Eylül retoriği sıkça görülüyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, darbelerin her türüne karşı duruşunu ifade etmek için “Ne 12 Eylül, ne 15 Temmuz ne de 20 Temmuz!” sözlerini kullandı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında OHAL ilan edildiği 20 Temmuz tarihini de bir “sivil darbe” olarak niteleyen Kılıçdaroğlu, askeri ya da sivil her tür antidemokratik müdahaleye karşı demokrasi mücadelesinin süreceğini vurguladı. Yine milliyetçi ve muhafazakâr siyasetçiler de geçmişte 12 Eylül’ün kendi tabanlarına verdiği zararı unutturmamak için sık sık açıklamalar yapıyor. Örneğin darbe döneminde ülkücü gençlerin idam edilmesi ve işkence görmesi, bugün o geleneği sürdüren partiler tarafından her 12 Eylül yıldönümünde anılıyor; bu vesileyle “12 Eylül’de ülkücülere zulmedildi, bu zulmü unutmayacağız” söylemi dile getiriliyor. Benzer şekilde sol siyasetçiler de 12 Eylül’ü “solu yok etmeye yönelik faşist bir darbe” olarak tanımlayıp güncel otoriter eğilimleri buna benzetmekteler. Tüm bu örnekler, 12 Eylül’ün siyasi literatürde güçlü bir sembol olarak varlığını koruduğunu gösteriyor. Toplum nezdinde darbe ortak bir kötü geçmiş olarak kabul gördüğü için, siyasetçiler birbirlerini yıpratmak amacıyla “darbeyle özdeş” gösterme taktiğine başvurabiliyor. Son tahlilde, 12 Eylül’ü sahiplenen hiçbir kesim kalmamış olsa da, onun söylemsel mirası siyaset meydanında yaşamaya devam ediyor.

Medyada, Sanatta ve Edebiyatta 12 Eylül’ün İzleri

12 Eylül 1980, toplumsal hafızaya kazınırken bu hafızanın taşıyıcıları arasında medya, sinema ve edebiyat önemli bir yer tutuyor. Darbenin hemen sonrasında ağır sansür ve baskı ortamı sanatçılara ve yazarlara uzun süre suskunluk getirirken, 1980’lerin sonunda ve özellikle 1990’lardan itibaren bu karanlık dönemi anlatan eserler çoğalmaya başladı. Yaşanan ağır travmaların izleri, en çok da kitaplara, filmlere ve sanat eserlerine yansıdı. Geçmişte konuşulamayan acılar, zamanla edebiyatın ve sinemanın diliyle ifade buldu. Özellikle 2000’li yıllarda Türk sinemasında ayrı bir alt tür olarak anılan “12 Eylül filmleri” ortaya çıktı. Darbenin yıldönümlerine yakın vizyona giren bu yapımlar, bazen belgesel gerçekçiliğiyle bazen de dramatik kurgularla, 1980 döneminin yarattığı atmosferi yeni kuşaklara aktarmayı hedefledi. Örneğin Tunç Başaran’ın Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) filmi, 12 Eylül sonrası cezaevindeki yaşamı bir çocuğun gözünden anlatarak o dönemin hüzünlü tanıklığını yaptı. 2005 yılında vizyona giren Çağan Irmak imzalı Babam ve Oğlum, darbe gecesi bir üniversiteli gencin işkence görmesi ve yıllar sonra ailesine dönüşünün öyküsüyle geniş kitleleri etkileyerek darbe travmasını popüler kültüre taşıdı. Yine Beynelmilel (2006) filmi sıkıyönetim altındaki Adıyaman’da bir müzisyen grubunun trajikomik hikâyesini anlatırken, Eve Dönüş (2006) bir “yanlışlıkla” gözaltına alınıp ağır işkence gören masum bir yurttaşın dramını beyazperdeye taşıdı. Bu filmler ve daha niceleri, yaşanmamış olanlara 12 Eylül’ün karanlık atmosferini hissettiren birer araç oldu. Ne var ki eleştirmenler, 12 Eylül filmlerinin bazılarının acıların derinliğini yansıtmakta yetersiz kaldığını da not düşüyor. Gişe başarısı anlamında da bu filmler karışık bir tablo çizdi; Babam ve Oğlum gibi istisnalar dışında 12 Eylül temalı filmlerin çoğu sınırlı izleyiciye ulaşabildi. Yine de son otuz yılda çekilen çok sayıda film, yayınlanan roman ve anı kitabı sayesinde darbe dönemi, sanatsal hafızanın bir parçası haline gelmiş durumda.

Edebiyat cephesinde 12 Eylül, pek çok roman ve şiire konu oldu. Darbe döneminde doğrudan bu konuyu işlemek sansür nedeniyle zorken, 1990’lardan itibaren yazarlar açıkça 12 Eylül’ü anlatan eserler vermeye başladı. Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Ahmet Altan gibi yazarlar darbenin toplumsal yıkımını romanlarında işlediler. 12 Eylül’ün özellikle cezaevi ve işkence tecrübeleri pek çok anı-kitap ve belgesel çalışmasına konu edildi. Örneğin, ülkücü tutukluların Mamak Cezaevi’nde yaşadıkları veya solcu gençlerin Diyarbakır ve Metris’te gördüğü işkenceler, taraflar fark etmeksizin edebiyat aracılığıyla kayıt altına alındı. Darbe yönetiminin uyguladığı ağır sansür ve yasaklar, o dönemin sanat ortamını adeta kuraklaştırmıştı: Onlarca dergi ve yayın kapatılmış, tiyatro oyunları yasaklanmış, Yılmaz Güney’in filmleri sansüre uğramış, hatta Kemal Tahir uyarlaması bir televizyon dizisi film bobinlerinin yakılması suretiyle engellenmişti. Bu baskılar nedeniyle 1980’lerin sanatçıları düşüncelerini doğrudan değil imalarla dile getirmek zorunda kalmış, birçok edebi eser ancak simgeler aracılığıyla mesaj verebilmiştir. Özellikle şiirde toplumsal gerçekçilik akımı yerini imgeci bir dile bırakmış, bireysel temalar öne çıkmıştır. Eleştirmenlere göre, 12 Eylül’ün yarattığı korku ve güvensizlik ortamı sanatın toplumsal rolünü zayıflatarak onu daha içe kapanık hale getirmiştir.

Günümüzde ise 12 Eylül dönemini ele alan sanat eserleri, toplumsal hafızayla yüzleşme çabasının bir parçası konumunda. Her yıl Eylül ayında televizyonlarda darbe belgeselleri yayınlanıyor; gazeteler o döneme dair dizi yazılar, tanık röportajları hazırlıyor. Özellikle 2010’lardan sonra dijital platformlarda da 12 Eylül’ü konu alan belgesel ve podcast yayınlarının arttığı görülüyor. Tüm bu medya ve kültür ürünleri, kolektif bellekte 12 Eylül’ün diri tutulmasına katkı sunuyor. Artık genç bir okur ya da izleyici, 12 Eylül’ün karanlığını yansıtan bir romana, filme veya röportaja kolayca ulaşabiliyor. Bu sayede darbe dönemine dair toplumsal farkındalık, geçmişe kıyasla daha geniş kesimlere yayılıyor. Ancak sanatçılar ve insan hakları savunucuları, hala anlatılmamış hikâyeler ve hesaplaşılmamış acılar olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle işkence mağdurlarının deneyimlerini aktaran belgesellerin, romanların yaygınlaşması, “Unutmamak ve bir daha yaşanmaması için” sloganıyla destekleniyor. Sonuç olarak medya ve sanat, Türkiye toplumunun 12 Eylül’ü hatırlama ve anlama biçimini şekillendiren en önemli araçlardan biri olmayı sürdürüyor.

Genç Kuşakların Bilgisi ve Duyarlılığı

12 Eylül 1980’i bizzat yaşamış kuşaklar azalırken, darbe sonrası doğan nesillerin bu tarihe dair bilgisi ayrı bir tartışma konusu. 40’lı yaşların altındaki milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 12 Eylül’ü ancak kitaplardan, okul müfredatından veya aile büyüklerinin anlatımlarından öğrenebildi. Peki yeni nesiller bu karanlık sayfayı ne kadar biliyor, ne kadar önem veriyor? Maalesef bu soruya verilen yanıtlar pek iç açıcı değil. Darbe mağdurları, gençlerin büyük bölümünün 12 Eylül’ün anlamını ve sonuçlarını hakkıyla kavrayamadığını düşünüyor. 1980’de Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden geçmiş bir mahkûm, 2016’da verdiği bir demeçte “Yeni nesil darbenin ne olduğunu bilmiyor” diyerek bu duruma dikkat çekmişti. Gerçekten de sokakta rastgele bir gence 12 Eylül sorulduğunda, bazıları tarihten hatırlarken birçoğu detaylarına vakıf olamıyor veya 15 Temmuz darbe girişimiyle karıştırabiliyor. Bunda eğitim sisteminin rolü de yadsınamaz. Ortaöğretimde tarih kitapları 12 Eylül’ü genellikle birkaç sayfada özetleyip geçiyor; genellikle “ülkenin anarşi ortamına sürüklendiği ve ordunun yönetime el koyduğu” anlatılıyor, ancak işkenceler, hak ihlalleri, idamlar gibi konular ya çok sınırlı işleniyor ya da müfredata hiç girmiyor. Dolayısıyla okullardaki resmi tarih anlatısı, darbenin toplumsal maliyetini genç kuşaklara aktarmakta yetersiz kalabiliyor.

Öte yandan, popüler kültür ve aile içi aktarımlar gençlerin darbe hakkında bilgi sahibi olmasında önemli bir etken. Örneğin dedesi 12 Eylül’de tutuklanmış bir genç, aile içinde bu hikâyeyi dinleyerek darbenin acısını kişisel bir miras olarak öğrenebiliyor. Benzer şekilde Babam ve Oğlum gibi filmleri izleyen, darbe konulu romanlar okuyan gençlerin konuya duyarlılığı artabiliyor. Ancak genel tabloya bakıldığında, 12 Eylül’ün yeni nesiller için giderek uzak bir tarih haline geldiği söylenebilir. 1980’de neler yaşandığı konusunda bilgisi zayıf olan gençler, bugünün sorunlarını daha güncel gelişmelere (örneğin 2016’daki kalkışmaya veya ekonomik krizlere) bağlama eğiliminde. Uzmanlar, genç kuşakların darbelere karşı bilinçlenmesi için eğitim ve iletişim kanallarının daha etkin kullanılması gerektiğini vurguluyor. Tarihçiler, okullarda demokratik bilinç kazandırmak adına 12 Eylül döneminin bütün boyutlarıyla –mağdurların tanıklıklarıyla birlikte– öğretilmesini öneriyor. Sivil toplum kuruluşları da gençlere yönelik paneller, sergiler ve belgesel gösterimleri düzenleyerek bir tür hafıza aktarımı yapmaya çalışıyor. Örneğin bazı üniversitelerde öğrenci kulüpleri 12 Eylül’ün yıldönümünde sempozyumlar düzenleyip dönemin tanıklarını gençlerle buluşturuyor. Tüm bu çabaların ortak amacı, “bir daha böyle acıların yaşanmaması” için yeni neslin geçmişten ders almasını sağlamak. Yine de dijital çağın getirdiği bilgi bombardımanı içinde 1980 darbesinin genç zihinlerde ne kadar yer edindiği tartışmalı. Kimi gençler için 12 Eylül, tarih olmuş ve gündelik hayatlarına etkisi olmayan uzak bir olay gibi kalıyor. Ancak bu durumu değiştirmek isteyen geniş bir kesim, 12 Eylül’ün ne anlama geldiğini genç kuşaklara anlatmanın demokratik kültürün bir parçası olduğunu savunuyor. Nitekim 12 Eylül’ü gençlere anlatmak, sadece geçmişe değil bugünün mücadelelerine de ışık tutmak anlamına geliyor.

Anmalar, Müzeler ve Resmi Yüzleşme Çabaları

12 Eylül darbesi, her yıl dönümünde farklı kesimler tarafından anılıyor ve tartışılıyor. Uzun süre devlet seviyesinde sessizce geçiştirilen bu tarih, son yıllarda hem sivil etkinliklerle hem de resmi adımlarla hafızalarda canlı tutuluyor. Her yıl 12 Eylül yaklaşırken insan hakları örgütleri, sendikalar ve siyasi partiler basın açıklamaları ve panel etkinlikleri düzenleyerek darbenin karanlık mirasını hatırlatıyor. Örneğin 2025’te İstanbul’da Emek ve Demokrasi Güçleri platformu öncülüğünde bir araya gelen kurumlar, TRT binası önünde “12 Eylül zihniyeti hala işbaşında” pankartı açarak bir anma gerçekleştirdi. Benzer etkinlikler Ankara, İzmir, Diyarbakır gibi illerde de düzenleniyor; darbe mağdurları, aileleri ve aktivistler bir araya gelerek hem kayıplarını anıyor hem de toplumsal hafızayı canlı tutmaya çalışıyorlar. Bu anmalarda sıkça dile getirilen bir talep, 12 Eylül’le gerçek bir yüzleşmenin hala tam anlamıyla yapılmadığı ve devletin özür dilemediği yönünde. Nitekim darbe sonrası yıllarda gelen hükümetler, 12 Eylül’ü kınamakla yetinmiş ancak somut yüzleşme adımları sınırlı kalmıştı.

Resmi düzeyde 12 Eylül’le hesaplaşma girişimleri daha çok yasal ve sembolik adımlar şeklinde görüldü. 2010 referandumuyla darbecilerin yargılanmasının önündeki engel kalkınca, 2012’de Kenan Evren ve arkadaşları hakkında dava açılması önemli bir gelişmeydi. Bu dava 2014’te mahkûmiyetle sonuçlanıp Yargıtay sürecine girse de, sanıkların ölümü nedeniyle hukuki akıbeti sınırlı kaldı. Yine de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2012’de darbeleri araştırmak üzere bir komisyon kurması, resmi tutum açısından kayda değerdi. Komisyon raporu, 12 Eylül’ü “Türk demokrasi tarihine vurulmuş bir darbe” olarak niteleyip, mağdurların itibarlarının iadesi ve darbe hukukunun tasfiyesi yönünde öneriler getirdi. Bu önerilerin uygulamaya dönüşmesi ise kısmen gerçekleşti. Darbe döneminde verilmiş idam kararlarının resmi kayıtlardan çıkarılması, bazı mağdurlara sembolik tazminatlar ödenmesi gibi adımlar atıldı. Ancak örneğin, 12 Eylül’ün ardından kamu görevinden atılan on binlerce insanın haklarının tam manasıyla iade edildiğini söylemek zor. Resmi kurumlar, 12 Eylül’ün yıl dönümlerinde genellikle kısa mesajlarla yetiniyor. Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı her yıl 12 Eylül’de darbenin kötülüğünden dem vuran açıklamalar yapsa da, eleştirmenler bu tutumun “sözde” kaldığını belirtiyor. Zira 12 Eylül’ün getirdiği kurum ve yasakların bir kısmı halen yürürlükteyken yapılan bu açıklamalar, gerçek bir hesaplaşma duygusu yaratmıyor.

Buna karşılık, hafıza mekanları ve müzeler alanında son yıllarda önemli gelişmeler yaşandı. Ankara’da bulunan tarihi Ulucanlar Cezaevi, 2006’da boşaltıldıktan sonra restore edilerek müze haline getirildi ve 2011’de ziyarete açıldı. Ulucanlar Cezaevi Müzesi, 12 Eylül dahil farklı dönemlerde siyasi mahkûmların tutulduğu koğuşları, idam sehpasını, kişisel eşyaları sergileyerek ziyaretçilere tarihle yüzleşme imkânı sunuyor. Aynı şekilde, 12 Eylül denilince akla ilk gelen zulümhanelerden biri olan Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi de müzeye dönüştürülmek üzere adımlar atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan 2023 yılında Diyarbakır’da yaptığı açıklamada, “Diyarbakır Cezaevi’ni kapatıyoruz, müze ve kültür merkezi yapıyoruz” diyerek yıllardır talep edilen adımı hayata geçirdiklerini duyurdu. Nitekim cezaevindeki son mahkûmlar tahliye edilip bina Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredildi; burada “Anı ve Etnografya Müzesi” kurulması için restorasyon çalışmalarına başlandı. 1980 darbesi sonrasında özellikle Kürtlere karşı insanlık dışı işkencelerle anılan Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüşmesi, devletin geçmişle yüzleşme yönünde attığı en somut adımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Proje kapsamında, 1980-84 arasında cezaevinde kalmış tanıklarla görüşülerek müzenin içerik planlaması yapılıyor; amaç, “ülkemizin hafızasına acı hatıralarla kazınan” bu mekânda yaşananları gelecek nesillere doğru şekilde aktarabilmek. Eğer planlandığı gibi tam teşekküllü bir hafıza müzesi açılabilirse, bu Türkiye’de bir askeri darbe mekânının ilk defa kamusal bir yüzleşme alanı haline getirilmesi anlamına gelecek.

Ayrıca sivil inisiyatiflerle oluşturulan dijital hafıza projeleri de dikkat çekiyor. “Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi” adlı proje, 12 Eylül darbesine dair tanıklıkları, belge ve fotoğrafları çevrimiçi ortamda derleyerek Türkiye’nin ilk dijital darbe müzesini oluşturdu. Bu platform, fiziksel bir mekan olmadığı halde darbeyle hesaplaşma ve arşiv oluşturma konusunda önemli bir boşluğu dolduruyor. Darbe döneminde yakınlarını kaybedenler, işkence görmüş insanlar veya o dönemi araştıran gençler, Bellek Müzesi’nin arşivinden yararlanarak gerçek hikâyelere erişebiliyor. Proje ekibinden araştırmacılar, 12 Eylül’ün hukuken cezasız kalması gerçeğinden yola çıkarak “tarihsel adalet” kavramıyla bir toplumsal hesaplaşma pratiği yaratmaya çalıştıklarını ifade ediyor. Bu ve benzeri çabalar, devletin sağlayamadığı yüzleşmeyi tabandan yukarı inşa etme gayreti olarak anlam kazanıyor.

Sonuç itibarıyla, 12 Eylül 1980 darbesi Türkiye toplumunun kolektif hafızasında derin bir yara olarak yaşamaya devam ediyor. Darbenin siyasi, hukuki ve toplumsal alanda bıraktığı kalıcı etkiler, aradan geçen 45 yıla rağmen bütünüyle silinmiş değil. Anayasadan eğitim sistemine, sendikal haklardan düşünce özgürlüğüne uzanan geniş bir yelpazede 12 Eylül’ün izleri sürüyor. Öte yandan, darbe ile yüzleşme çabaları da farklı biçimlerde sürmekte: Sanatçılar filmlerle, yazarlar kitaplarla hakikati anlatıyor; müzeler ve anma etkinlikleri unutmanın önüne geçiyor. Eski kuşaklar yaşananları unutmamak ve unutturmamakta kararlıyken, genç kuşaklara bu bilinci aktarmanın yolları aranıyor. Türkiye, 12 Eylül’ü hem yaşamış hem de aşamamış bir toplum olarak, bu karanlık mirasla hesaplaşmasını tamamlamaya çalışıyor. Darbenin 50. yılı ufukta görünürken, kolektif dilek değişmiyor: “Bir daha asla.”

Kaynaklar: 12 Eylül 1980 darbesinin tarihsel sonuçları ve günümüze etkileri derlemesinde BirGün, Kısa Dalga, T24, Sendika.org gibi haber portallarındaki güncel analizlerden ve raporlardan yararlanılmış; ayrıca Bellek Müzesi projesi ve DİSK-AR verileri gibi birincil kaynak niteliğindeki çalışmalardan alıntılar yapılmıştır. Bu kaynaklar arasında özellikle DİSK’in 45. yıl raporu darbenin çalışma hayatına etkilerini çarpıcı verilerle ortaya koymakta, Kısa Dalga’nın haberleri ise darbe mirasının güncel yansımalarını gözler önüne sermektedir. Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevi müze projelerine dair bilgiler resmi açıklamalardan ve hafıza girişimlerinin kendi yayınlarından derlenmiştir. Bu kapsamlı bellek çalışması, 12 Eylül’ün unutulmadığını ve toplumun hafızasında dipdiri durduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Exit mobile version