Halil Özen
Takvimler 15-16 Haziran’ı gösterdiğinde, Tuzla’nın sokaklarında sadece rüzgârın sesi değil, yarım asırlık bir sınıf onurunun yankısı duyulur. Bugün 15-16 Haziran 1970’in 56. yıl dönümü. Ama benim için bu tarih sadece bir takvim yaprağı değil; babam Yalçın Özen ve arkadaşlarının Tuzla Porselen Fabrikası önünden Ankara Asfaltı’na (E-5) “oluk gibi akan” işçi selinin, o çocukluk hafızamdaki hüzünlü ve gururlu resmidir.

İki Haziran Arasındaki Sınıfsal Köprü: 1970 ve 2008
1970’in 15-16 Haziran sabahında, “Fabrikaya zarar vermeden boşaltalım” çağrısıyla yola çıkan Porselen işçileri, aslında Türkiye işçi sınıfının kutup yıldızı gibi ışıltı saçıyordu.
Porselen Fabrikası işçilerinden Hanife Reis Gülşen ve işçi arkadaşlarının ayaklarında tokyolarla, ceplerinde para yokken ama kalplerinde mücadeleye tam bir güvenle Maltepe’ye kadar yürüdüğü o yol; 2008’in 15 -16 Haziran’ında Tuzla Tersaneleri’nde Limter-İş’in çağrısı ile greve çıkan ve mücadelelerini sürdüren işçilerin yürüdüğü yolla aynıydı.
1970’te Tuzla Porselen işçileri Yalçın Özen, Remzi Ersoylu, Vasfi Akdiken, Yekta Aydındoğmuş, Akın Sever, Ahmet Sadık Güney, Emin Üresin, Hasan Boyoğlu, Nuri Ay, Nihat Ünal, Hanife Reis Gülşen ve diğer yüzlercesi hangi kararlılıkla caddeleri doldurup iktidarın karşısına, Kartal Emniyet Amirliği’nin kapısına arkadaşlarının serbest bırakılması için dayandıysa, 2008’de tersane işçisi de sekiz ayda 19, 12 günde “vaktinden” önce ölmüş 5, kayıtlarda ise Tuzla’dan çıkmış 150 ölü ile bir de kaydı bile olmayan arkadaşlarını kurban verdiği iş cinayetlerine karşı aynı öfkeyle barikatlara dayanmıştı.
Soldan, Kesk Genel Başkanı Hakkı Tombul, Disk Genel Başkanı Süleyman Çelebi, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ÖDP Genel Başakını Ufuk Uras, DSP Genel Başkan Yardımcısı Masum Türker ve DSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Macit 15-16 Haziran 2008 Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde…

1970’te babam ve arkadaşlarının Sirkeci Sansaryan Hanı’ndaki Siyası Şube’de falakalardan, ağır işkencelerden geçirildiklerini, Maltepe Zırhlı Tugay’da Askeri Cezaevi’nde günlerce askerlerin sırtlarında tuvaletlere taşınıp; kan işediklerini sonradan öğrenmiştik. Ama, Tuzla halkı ve işçiler kamyonlarla cezaevine erzak taşıyarak sınıf dayanışmasının en saf halini sergilemişti.
2008’in 16 Haziran’ında ise yüzlerce işçinin geceden gözaltına alınması çadırlara el konulmasına rağmen, Tersaneler Kavşağı’nda Sennur Sezerlerin, Onur Akınların aydın ve sanatçıların desteğiyle, sesiyle büyüyen direniş, o eski ateşin sönmediğinin ispatıydı.
Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan grev, yalnızca çalışma koşullarına yönelik bir itiraz değil, insan hayatının kâr hırsına kurban edilmesine karşı güçlü bir vicdan çağrısıydı. “Artık ölmek istemiyoruz” sloganı, tersane kapılarından yükselerek bütün ülkeye yayıldı. Patron baskılarına, işten atma tehditlerine ve engelleme girişimlerine rağmen işçiler geri adım atmadı.
Yaklaşık üç bin kişinin katıldığı grev, Türkiye işçi sınıfının dayanışma hafızasında önemli bir yer edindi. O gün Tuzla’da yalnızca gemiler değil, dayanışma da büyüdü. Farklı sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partiler ve uluslararası emek örgütleri aynı safta buluşarak işçi yaşamının sermayeden daha değerli olduğunu haykırdı.
Aradan yıllar geçti. Ancak 16 Haziran 2008’de yükselen ses hâlâ yankılanıyor: İş cinayetleri kader değildir. Güvenceli çalışma, sendikal örgütlenme ve insanca yaşam her işçinin hakkıdır.
Tersanelerde 18. Yüzyıl Vahşeti; Numaratörlü Utanç ve Kum Torbası Yerine İşçi: Filikada Kobay Edilen Canlar
Aslında 2007-2008 direnişine giden yol, önceki yılların zifiri karanlığından geçiyordu. İktidarın desteği, tahsisleri ve kredileri ile palazlanan görgüsüz ‘sonradan olma’ tersane patronlarının gözünü kar hırsı bürümüş, Tuzla tersanelerine 18. yüzyılın vahşi kapitalizminin ruhu AKP iktidarı ile birlikte çökmüştü. Taşeronlar, memleketlerinden getirdikleri hemşerilerini “ilkel sermaye birikimi” uğruna tersanelere sürüyor, onları acımasızca sömürüyordu.
İş cinayetleri o kadar sıradanlaşmıştı ki, ölüm olmayan bir gün geçmiyordu. Patronlar utanmadan “bu işin fıtratında ölüm var” derken; büyük tersanelerden birinin kapısına koyduğu numaratörü dün gibi hatırlıyorum. Kazasız geçen günü sayan o numaratörün fotoğrafını çekmiştim; işçinin canını bir sayıya indirgeyen o kibirli, o utanç verici numaratörü…
Limter-İş Başkanı Cem Dinç, Genel Sekreter Kamber Saygılı, işten atılan Niyazi Tepeli, Hakkı Demiral ve Baret Gazetesi Temsilcisi Ali Doğan

Tuzla’daki bu vahşetin bir diğeri, en utanç verici, en vicdan sızlatan sahnelerinden biri de 11 Ağustos 2008 günü GİSAN’da (Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret A.Ş.) yaşandı. Bir geminin filika testleri yapılıyordu. Normal şartlarda filikaların dayanıklılığını ölçmek için içine kum torbaları konulması gerekirken, patronların kâr hırsı ve cehaleti” nasıl olsa işçi çok” mantığıyla, o filikalara kum torbası yerine 16 canlı işçi bindirildi.
O gün bizzat olay yerindeydim. Filika ters dönüp denize çakıldığında; Emrah Varol, Ramazan Aygün ve Ramazan Çetinkaya’nın canı, sermayenin test malzemesi yapılmıştı.

Tuzla’da işçinin canı, bir kum torbası kadar bile değer görmüyordu. Kendi vizörümden tanıklık ettiğim ve ulusal basına -Cumhuriyet Gazetesi, Bianet vb. – “İşçiler kobay olarak kullanıldı” manşetiyle düşen o kare, sadece bir kaza fotoğrafı değil; Tuzla’daki modern kölelik düzeninin, işçiyi nesneleştiren o korkunç zihniyetin en çıplak kanıtıydı. Limter-İş Genel Sekreteri Kamber Saygılı’nın o gün dediği gibi: “Tuzla’da işçilerin ölmesi değil, yaşaması tesadüftü.”
“Sektörü Dinamitlemeyin”: Ölümün Siyasal Kalkanı
Tersanelerde işçiler birer birer toprağa düşerken, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2008’de armatörlerle Büyük Kulüp’teki iftar sofrasında buluşuyordu. Başbakan orada, yaşananları bir “hata” olarak geçiştiriyor ve asıl derdini şu sözlerle haykırıyordu: “Eylemlerle bu sektörü dinamitlemeye kimsenin hakkı yoktur!”
Bu sözler, devleti yönetenlerin işçinin canını değil, armatörün kârını “istikrar” olarak gördüğünün ilanıydı. İşçinin yaşam hakkını savunmak “sektörü dinamitlemek” sayılırken; kum torbası yerine insan kullanan, işçiyi kölelik şartlarında çalıştıran zihniyet bizzat devlet eliyle korunuyordu. İşte o iftar sofralarıyla pekişen bu “güven ortamı”, Tuzla’daki mezar kazıcılığının da siyasi kalkanı oluyordu.
“Gemileri Yaktık”: Annelerin Feryadı, İşçinin İradesi
Ekrem Bektaş’ın annesi Emine Bektaş ve tersane işçisi ve Baret Gazetesi Temsilcisi Ali Doğan

Siyaset, armatörlerin bekasını düşüne dursun, 2007’nin 29 Ekim’inde Tuzla sokakları tarihi bir haykırışa sahne oluyordu. Patronların eylemi kırmak için mesaiyi uzatmasına rağmen, bini aşkın işçi Aydıntepe’de barikatları aşmıştı. O gün kürsüye çıkan tersane işçisi Ali Doğan, dışarıdan “cennet” gibi görünen tersanelerin işçiler için nasıl bir “cehennem” olduğunu anlatırken; “Bugün gemileri yaktık, artık geri dönüş yok!” diyerek sınıfın iradesini ilan ediyordu.
Fakat o günün en ağır yükü, 2005’te evladını tersane cinayetine kurban veren Emine Bektaş’ın omuzlarındaydı. Gözyaşları içinde, “Çocuklarımızı köpek gibi çalıştırıyorlar, artık Ekremler ölmesin, anneler ağlamasın!” diye haykıran Emine Ana’nın sesi, gemi yapımında kullandıkları paslı saclarına kazınmış en gerçek çığlıktı. O gün orada, 60 işçinin adının yazılı olduğu o kara pankartın gölgesinde; Tuzla’nın sadece bir sanayi havzası değil, bir haysiyet meydanı olduğu tescillenmişti.
Aslı Odman’ın İşareti ve “Tuzla’nın Meleği”
İSİG Meclisi’nin temellerinin o acı dolu günlerde atıldığına; akademisyen Aslı Odman gibi duyarlı aydınların bu vahşeti durdurmak, belgelemek için nasıl çırpındığına bizzat tanıklık ettik.

Odman’ın Tuzla’yı “Zamanda ve Mekânda Bölünmüş” olarak tarif etmesi boşuna değildir. Odman, Walter Benjamin’in “Tarih Meleği”ni Tuzla’da dolaştırırken; melek hem 1970’in o büyük uyanışını hem de 2008’in trajik sınıf ihanetlerini aynı anda görür.
Melek; bir yanda, Niyazi Tepeli adlı işçisini greve katıldığı için işten atan; Bayram Tatlı adlı işçisinin ise elektrik akımına kapılarak ölümüne neden olan koşulların sorumluluğunu taşıyan, ABS Metal’in taşeronu olarak Aydınlı’daki mahalle içi tersanelerde AKP’li tersane sahibi siyasilere imar rantı sağlayarak, karşılığında taşeronluk işi alan Umut Gemi’nin sahibi ve bir yandan da CHP Tuzla İlçe Başkanlığı yapan Hasan Uzunyayla’yı kayda geçirir.
Bir televizyon programında bu işten çıkarmanın sorulması üzerine “Hasan’ı tanırım, iyi çocuktur, sosyal demokrattır” diyen CHP Milletvekili Çetin Soysal’ı da bir kenara not eder.
Aynı sahnede, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 98 işçinin yaşamını yitirmesinin ardından “Sayın Başbakan eylem demokratı değil, söylem demokratıdır” sözünü de tarihe düşer.
Melek, İstanbul’un en doğusunda, çeperinde kalan Tuzla’da bambaşka bir tiyatronun sahnelendiğini bilir. Kılıçdaroğlu’nun “söylem demokratlığı” eleştirisini yönelttiği iktidarın karşısında; kendi yerel teşkilatının Tuzla’da AKP’li meclis üyesi tersane sahipleriyle fiili bir “eylem ortaklığına” sürüklendiğini, muhalefetin nasıl felç edildiğini görür.
Aynı anda, 1970’te subay kimliğiyle ve her türlü sicil bozulmasını göze alarak Maltepe Askerî Cezaevi’ndeki işçi abisi ve arkadaşlarına moral ve Silahlı Kuvvetler Sigarası taşıyan Binbaşı Tuncer Özen’in vakur duruşunu da aynı kareye yerleştirir.
Tarih meleği; para için zehirli varilleri Tuzla’ya deniz yoluyla taşıyıp Akfırat ve Orhanlı’da, bizzat belediyelerin iş makineleriyle hazırlanan alanlara gömenleri; tersanelerdeki iş cinayetlerini; Kamp Armen’de gasp edilen çocuk emeğini; tersane işçilerinin büyük direnişini ve porselen işçilerinin işkenceyle parçalanan kan işeyen bedenlerini tek ve bir “büyük haksızlık” olarak görür.
Ve bizden, bu büyük haksızlığın kefaretini tutmamızı ister.
Kayıp Bir Destanın Peşinde: “Şanlı Haziran”
Araştırmacı-Yazar Zafer Aydın’ın çok kapsamlı “İşçilerin Haziranı” adlı titiz ve çok önemli çalışmasıyla hatırladığımız şair Erol Çankaya, 15-16 Haziran’ın destanını yazmış ancak bu şiirin büyük kısmı 1978’deki bir yurt baskınında kaybolmuş. Kalan ve Birikim Dergisi’nde de yayınlanan mısralar, bugün bizim Tuzla’da verdiğimiz mücadelenin ruhunu özetliyor:

“Örselediğimiz yerden fışkırdık hazirana / (…) Örselendik ve kanın adı var şimdi / Boşalttığımız damarların / Tezgahlarımızda kuruyan kanın / Fabrika türkülerinin / Verdiğimiz şehitlerin / adı var şimdi / Doğacak çocuklarımızın adı koyuldu artık.”
İşte tam burada, Çağdaş Tuzla Gazetesi olarak biz de o doğan ve doğacak çocuklarımız adına bu tarihsel sorumluluğun muhatabıyız. Eğer Paul Klee’nin meleği fırtınayla geleceğe sürüklenirken geçmişin parçalarını birleştirmek istiyorsa, biz o parçaların yazıcısı olacağız.
Klee’nin meleğinin bizi muhatap alması tesadüf değildir. Melek bizden, hepimizden tam da şunu istiyor:
1970’teki o birleşik işçi sınıfının gücünü unutturmayın!

2007-2008’deki o onurlu tersane işçilerinin grevlerini hatırlayın!
Tuzla’nın gerçek tarihini, sermayenin “ilerleme” fırtınasına, siyasi peşkeşlere, iktidarın vakanüvislerinin yazımına kurban etmeyin!
Geçmişin üstünü örtmeye çalışanlara karşı, parçalarını birleştirerek hakikati görünür kılın!
Nasıl bu muhataplardan biri İSİG Meclisi, biri Limter-İş Sendikası ve tersane işçisinin Baret , Birgün, Evrensel gazetesi ise biz de Çağdaş Tuzla gazetesi olarak, bu kentin hafızası ve kalemiyiz. Kanatlarımız çaresizlikle değil, sınıfsal bir bilinçle gerilmiştir.
Melek Tuzla’da dolaşıyor… Ve artık belki de, onun dertlerini kâğıda dökecek, sesine ses katacak muhatapları var!
Bugün tersane patronları, “Tersane Hikayeleri” adıyla kendi “inanılmaz değişim ve gelişim” masallarını, “başarı” ve “emek” ambalajlarıyla gelecek nesillere aktarmaya çalışıyorlar. Ancak o hikayelerin içine ne kum torbası yapılan işçileri, ne numaratörlü utanç kapılarını, ne Emine Bektaş gibi evladı ölen yüzlerce anneyi, eşi, çocuğu, ne de kamu kaynaklarını yağmalayarak böylesi semirmelerini koyuyorlar.
Soldan, Disk Genel Başkanı Süleyman Çelebi, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ÖDP Genel Başakını Ufuk Uras, Emep Genel Başkanı Seyit Aslan, DSP Genel Başkan Yardımcısı Masum Türker ve DSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Macit. 15-16 Haziran 2008 / Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde…

Tuzla Tersaneleri tarihini tersane patronları değil; ölen işçinin annesi, yetim kalan çocukları, sınıf mücadelesi veren sendikalar ve tarih meleğine inanan objektif kalemler yazacak! Klee’nin meleği geçmişin parçalarını birleştirmek istiyorsa, biz o parçaların yazıcısı olacağız.



