Halil Özen / Çağdaş Tuzla Gazetesi,
Av. Can Atalay için hazırladığımız yazı dizisinin ilk bölümünü okuyacaksınız.
Yazıların hem belgesel, hem de duygusal yanı olsun istedik. Biliyorsunuz, Gezi Davası’ndan 18 yıl hapse çarptırılan, Silivri Cezaevi’nde tutuklu iken Hatay’dan milletvekili seçilen Can Atalay , Anayasa Mahkemesi ‘nin iki kez serbest bırakma kararı vermesine rağmen, AKP iktidarı tarafından Anayasa’ya aykırı biçimde içeride tutulmaya devam ediyor. AYM, yapılan son başvuru konusunda da kulağının üstüne yatmış vaziyette. Bekliyor. Neyi bekliyorsa!
Bu bölüm, Can Atalay’ın aile köklerine, amcası Şerafettin Atalay’ın siyasi mücadelesi ve ailede kuşaktan kuşağa aktarılan bir vicdan mirasını anlatıyor. Devam eden bölümlerde ise Gezi Parkı, Soma, Çorlu, Aladağ, Hendek gibi toplumsal hak davalarında gösterdiği çabaları, gönüllüce yaptığı fedakarlıkları anlatmaya çalışacağız. Denebilir ki bunlar parça parça zaten biliniyor. Bizim de amacımız, bu parçaları derli toplu hale getirmek. Başarabilirsek eğer, dava süreçlerine tanıklık edenlerin anılarını da yazıların içine katabilmek. Böylece, daha da genişletilmeye hazır bir ön çalışma ortaya çıkmış olacak!
“Şerafettin’in Kanı, Can’ın Adı: Bir İsyanın Soyadı”
Can Atalay bugün Silivri zindanında. Ama onu oraya taşıyan sadece Gezi Parkı direnişi değil. Daha öncesi var. Çok daha öncesi. Can’ın adında saklı bir hikâye var: Şerafettin Can Atalay. Şerafettin ismi, bir yoldaşın, bir amcanın, bir siyasi cinayetin hatırası. 27 Ocak 1971 akşamı, evinin önünde pusu kurularak katledilen Türkiye İşçi Partisi (TİP) Amasya İl Başkanı Şerafettin Atalay’ın yeğeni o. Ve adını bu katledilen devrimciden alıyor. Aynı, benzer hikayeleri olan benim, aynı benzer hikayeleri olan sizin sevdiklerinizden ve hep sevecek, saygı duyacak olduğunuz aile fertlerinizden çocuklarınıza verdiğiniz isimler gibi.
Dindar Bir Dede, Solcu Evlatlar!

Amasya’da doğup büyüyen amca Şerafettin Atalay, altı çocuklu bir ailenin en büyüğüydü. Babası din işleriyle uğraşan, dürüst ve halk içinde sevilen Amasya’nın ileri gelen din ve tarikat adamlarından biriydi. Ancak Şerafettin, o evde dualarla değil, kitaplarla büyüdü. Kütüphanesinde Hemingway, Gorki, Caldwell, Nazım Hikmet dizilirken, zihninde adalet ve eşitlik duyguları yeşerdi. Dinin ahlaki yanını reddetmeden, onun yerine sömürüye karşı bir hak arayışını da ekledi. Oysa babasının yolundan gider; ve çok da varlıklı bir hayat sürerdi. Ama o gerçeği aradı. Gerçeğin peşinden gitmeye ve cenneti bu hayatta aramaya, kurmaya ve herkese vaat etmeye karar verdi. Tıpkı yeğeni Can Atalay gibi…
O dönemde Amasya, Anadolu’nun en hareketli siyasal iklimlerinden biriydi. Köylü mitingleri, haşhaş yürüyüşleri, devrimci gençliğin konakladığı bir şehir. Şerafettin Atalay, ODTÜ’de ABD Büyükelçisinin arabasını yakan gençlerin Amasya’da barınmasına yardım etti. Onları korudu, sakladı. Cesaret, sadece slogan atmaktan değil, usulca sakince insanları saklamaktan da geçiyordu.
Faili Meçhul Değil, Failli Sessizlik
27 Ocak 1971 akşamı, Şerafettin Atalay Yüzevler Mahallesi’ndeki evinden çıkarken kafasına bir kurşun sıkıldı. Öldürülmeden iki hafta önce polise başvurmuş, tehdit edildiğini söylemişti. Evine bırakılan notta şöyle yazıyordu: “Artık sıra sende.”
Bu, Türkiye’de 1960 sonrası sol hareketlere yönelik planlı saldırıların ilk örneklerinden biriydi. Suikast girişimleri daha önce de olmuştu: Lokantada bomba, yol kesme… Ama bu kez öldürdüler.
Fail bulunmadı. Ama herkes kimin yaptığını biliyordu. Şerafettin Atalay’ı vuran kurşun, aslında eşitlik, özgürlük talebini susturmak isteyen derin bir devletin ilk çıtırtısıydı.
“Geçmişten Gezi’ye”: Mücadelede Yaşayan Bir İsim
Can Atalay’ın her yıl 27 Ocak’ta ailesiyle birlikte Amasya’ya yaptığı ziyaretler vardır. Mezar başında amcasının anmasına katılır. Orada hep aynı şeyi söyler: “Bu isim bana sadece bir unvan değil, bir görev bıraktı.”
Bu sadece bir mezar ziyareti değil, bir hatırlatmadır. Gezi Direnişi’ne dair yaptığı bir konuşmada Can şöyle dedi: “Gezi, 1971’de evinin önünde vurulan amcamın başlattığı mücadelenin bugünkü yankısıdır. O mücadeleyi bugün Silivri’den bile bırakmam.”
Fotoğraf ve Hafıza: Bir Karede Devrimin Öyküsü

Fotoğraf açıklaması: Şerafettin Atalay ortada. Solunda Amasya TÖS kurucusu İbrahim İzan, sağında 1977 milletvekili adayı Ali Şimşek, onun yanında YSE çalışanı Ömer. Karşısında TÖS üyesi Dursun Altoprak.
Bu fotoğraf artık bir belge değil; bir bellek taşıyıcısı. Can Atalay’ın zihninde, o fotoğrafa her baktığında sadece amcasını değil, devrimin yarım kalan çabasını, hepimiz gibi o da görüyor. Ve o yarımı tamamlamak için yürümeye, hepimiz gibi devam ediyor.
Aile Soyağacı: Sadece Soy değil, Sorumluluk
Can Atalay’ın annesi ve babası da TİP’lidir. Babası zorlu koşullarda geçirdiği yıllar içinde sağlığını kaybetmiştir. Bugün haftada üç gün diyaliz görüyor. Annesi emekli bir banka emekçisidir.
Bu evde devrimcilik, duvarlarda asılı pankartlardan, yüksek sesle bağrılan sloganlardan ibaret değil; kahvaltı masasında edilen sohbetlerden, amcanın, babanın ve annenin ödediği bedellerden edilinmiştir.
Can, çocukken “solcu olmak ne demek” diye sorduğunda; -hepimizin çocuklarımıza söylediği gibi- annesi şöyle demiştir: “Haksızlığa karşı susmamaktır. Haklıysan, tek başına da olsan yürümektir.”
Bugün: Şerafettin’in Hikâyesi Can’da Devam Ediyor
Silivri’nin duvarları, Can Atalay’ın yürüyüşünü durduramaz. Çünkü onun arkasında sadece halk değil, ailesinin devrimci mirası, verdiği hak mücadelesinde adıyla yaşattığı amcası ve geri döndürülemez; tersine çevrilemez bir tarihin nesnelliği var.
Ve biz biliyoruz ki, bir kişi, bir soyadıyla sadece anılmaz. O soyadına uygun ve layık yaşanırsa o isim anlam kazanır; ölümsüzleşir. Kuşaktan kuşağa onurluca aktarılır.


