2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, on yıl boyunca soruşturmalardan ihraçlara, mahkeme salonlarından sürgüne uzanan zorlu bir süreç yaşadı. Terör propagandası suçlamasıyla yargılanan Barış Akademisyenleri, Anayasa Mahkemesi’nin ancak 2019’da gelen “ifade özgürlüğüdür” kararıyla beraat etti. Ancak geciken adalet, kaybedilen yılları geri getirmedi; yüzlerce akademisyen hala görevine dönemedi, akademik özgürlük mücadelesi sürüyor.
İlk Tepkiler ve Soruşturmaların Başlangıcı
11 Ocak 2016’da 89 üniversiteden 1128 akademisyen, Kürt illerindeki çatışmalı sürece dikkat çekmek ve sivillere yönelik operasyonlara son verilmesi talebiyle “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir barış bildirisini imzalayarak kamuoyuna duyurdu. Bildiride devletin uyguladığı şiddetin durması ve barış için müzakere yollarının oluşturulması çağrısı yapılıyordu. Ancak bildiri hükümet cephesinde sert tepkiyle karşılandı.
Daha ertesi gün dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, imzacıları “kendine akademisyen diyen bir güruh” ve “aydın müsveddeleri” sözleriyle hedef alarak onları “ihanetle” suçladı. İktidara yakın medya organları akademisyenleri manşetten hedef gösterirken, Üniversitelerarası Kurul da “akademik özgürlük, bir ülkenin varlığını ve güvenliğini tehdit etmenin aracı olamaz” diyerek bildiriyi kınadı. Kısa sürede birçok üniversite rektörlüğü, kendi akademisyenlerini kamuoyu önünde eleştirip idari soruşturmalar başlattı; savcılıklar da ceza soruşturmaları açmak için düğmeye bastı.
İlk soruşturma dalgasıyla birlikte bazı imzacı akademisyenler gözaltına alındı, bir kısmı üniversite yönetimlerince açığa alındı. Akademisyenlere yönelik bu baskılar kamuoyunda tepki ve dayanışma dalgalarını da beraberinde getirdi. Ocak 2016’nın ikinci haftasında çok sayıda gazeteci, yazar ve sanatçı akademisyenlere destek açıklamaları yayımladı; imzacı akademisyenlere destek verenlerin sayısı kısa sürede 2212’ye ulaştı. Hatta 21 Ocak 2016’da bildiri, 2212 imzacı listesiyle TBMM’ye sunuldu; ayrıca yurt dışından 2000’ü aşkın akademisyen de destek verdiği duyurulan imzalarla sürece katıldı.
Ne var ki destekler kadar tepkiler de sertleşiyordu. Mart 2016’da bildiriyi savunmak üzere basın açıklaması yapan dört akademisyen (Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy) hakkında terör propagandası suçlamasıyla yakalama kararı çıkarıldı; üçü tutuklanırken yurt dışında olan Meral Camcı da ülkeye dönüp teslim olunca tutuklandı. Bu dört akademisyen, 22 Nisan 2016’daki ilk duruşmada tahliye edildi ve haklarındaki dava daha sonra beraatle sonuçlandı. Ancak bu olay, barış talebini dile getiren akademisyenlerin nasıl suçlu muamelesi göreceğinin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Ceza Davaları ve “Terör Propagandası” Suçlamaları
2016 boyunca süren idari ve adli soruşturmalar, nihayet 5 Aralık 2017 tarihinde toplu ceza davalarına dönüştü. Bu tarihte İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde başlayan ilk duruşmayla, kamuoyunda “Barış Akademisyenleri davaları” olarak anılan yargılamalar silsilesi resmen başlamış oldu. Savcılıklar, bildiriyi imzalayan akademisyenleri Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesi uyarınca “terör örgütü propagandası yapmak” ile suçladı.
Ortada tek bir bildiri metni olmasına rağmen davalar farklı şehirlerde ve farklı ağır ceza mahkemelerinde tek tek açıldı; her akademisyen ayrı ayrı yargılandı. Hatta bazı mahkemeler propaganda suçlamasına ek olarak Türk Ceza Kanunu 301. madde uyarınca “devlet ve kurumlarını aşağılama” ve TCK 220/7 uyarınca “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım” suçlamalarını da iddianamelere koydu. Bu da benzer durumdaki akademisyenlerin farklı mahkemelerde farklı suçlama kombinasyonlarıyla karşılaşması demekti.
Yargı süreci ilerledikçe ortaya ilginç bir tablo çıktı: 822 akademisyen hakkında dava açılmış, bunlardan 204’ü 2019 ortasına kadar sonuçlanmıştı. Ancak aynı bildiriyi imzaladıkları halde sonuçlanan davalarda farklı mahkemeler birbirinden farklı kararlar veriyordu. Kimi mahkemeler 1 yıl 3 ay hapis cezası verirken, kimileri 2 yılın üzerinde ceza takdir ederek erteleme veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) gibi imkanları da ortadan kaldırdı; bazı dosyalarda ise ceza 3 yıla kadar çıkabildi. Bu farklılıklar, barış bildirisi metninin yorumlanmasındaki keyfiliği gözler önüne seriyordu. Örneğin İstanbul’da bir mahkeme bildiriyi “şiddet çağrısı içermeyen barışçıl bir eleştiri” olarak değerlendirip daha düşük ceza verirken, başka bir mahkeme “PKK propagandası” diyerek daha ağır ceza verebiliyordu. Neticede, kimi akademisyenler için ceza ertelenirken kimileri hapis tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
Barış talebini suç haline getiren bu yargılamaların en çarpıcı örneklerinden biri, Galatasaray Üniversitesi’nden emekli profesör Füsun Üstel oldu. Prof. Üstel, 1 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş ve İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından cezası onanınca Mayıs 2019’da cezaevine girmişti. Barış için akademisyenlere yönelik davalarda ilk fiili hapis yatan isim olarak tarihe geçen Üstel, sadece düşüncelerini ifade ettiği için özgürlüğünden mahrum bırakıldı. Onun gibi cezaları onanan birkaç akademisyen daha temyiz sürecini beklerken, gözler en üst yargı merciine, Anayasa Mahkemesi’ne çevrildi.
İhraçlar: Akademisyenlere İdari Ceza ve Yasaklar

Barış bildirisi imzacısı akademisyenler, KHK ihraçlarına bu pankartla tepki gösterdi. Gerçeği dile getiren akademisyenleri üniversiteden atarak susturma girişimlerine karşı bu slogan, mücadelenin simgelerinden biri haline geldi.
Bildiri krizinin yaşandığı ilk aylarda üniversite yönetimleri farklı tutumlar sergilese de pek çok imzacı hakkında disiplin soruşturmaları açıldı. 2016 başında bazı üniversiteler, bildiriye imza atan hocalarını üniversiteyi ve devleti küçük düşürmekle itham ederek YÖK’e (Yükseköğretim Kurulu) ihraç talebiyle dosyalar gönderdi. Darbe girişimi sonrasında 20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) ise bu süreci bir kurumsal tasfiye dalgasına dönüştürdü.
Eylül 2016’dan itibaren çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile pek çok kamu personeliyle birlikte Barış Akademisyenleri de hedef alındı. “Yüzlerce imzacı akademisyen” OHAL KHK’leriyle üniversitelerinden ihraç edildi, hem akademik hem kamudaki görevlerinden topluca çıkarıldılar. İmzacı akademisyenlerin pasaportlarına el konuldu, kamu kurumlarında çalışmaları ve akademisyen unvanıyla mesleklerini icra etmeleri ömür boyu yasaklandı. Resmi verilere göre barış bildirisini imzaladığı gerekçesiyle 406 akademisyen görevlerinden ihraç edildi ve OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na başvurdu. Eğitim-Sen’in 2017 başındaki tespitine göre, KHK’lerle ihraç edilen imzacı sayısı ilk etapta 312 kişiydi; ilerleyen KHK’larla bu sayı arttı.
Bu ihraçlar, sadece işten çıkarma ile sınırlı kalmayan, çok yönlü bir sivil ölüme mahkûm etme pratiğine dönüştü. KHK listesinde adı çıkan bir akademisyen, ertesi gün üniversitesine polis eşliğinde girip birkaç saat içinde eşyalarını toplamak zorunda kalıyordu. İhraç edilen hocalar bir gecede işsiz ve gelirsiz kalırken, özel üniversiteler dahil hiçbir kurum onları istihdam etmeye cesaret edemedi.
Çoğu imzacı, bırakın kamuyu, özel sektörde bile kara listeye alınmışçasına dışlandı. Pasaport iptalleri nedeniyle yurt dışında iş bulma veya akademik faaliyetlere katılma imkanları da ellerinden alındı. Bazı akademisyenler bu süreçte can güvenliği endişesiyle veya yeni bir kariyer kurma umuduyla yurt dışına çıkmak zorunda kaldı; kimileri uluslararası akademik programlar sayesinde Avrupa’da, Amerika’da kurumlara sığındı. Kimileri ise pasaport yasağı yüzünden ülke içinde adeta açık hava hapishanesinde yaşamaya mecbur bırakıldı. Bulundukları şehirlerde tehdit edilen, evlerinin duvarlarına hakaret yazıları yazılan, mahallerinde “terörist” ilan edilen akademisyenler oldu. Kısacası, barış talep edenleri “üniversiteden atmakla” yetinmeyen bir gayriresmî cezalandırma düzeni kuruldu.
Bu ihraçların en acı sonuçlarından biri genç bir akademisyenin hayattan kopuşuydu. Çukurova Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Fatih Traş, doktora tezini yeni tamamlamış parlak bir ekonomistti. Ancak barış bildirisini imzaladığı için üniversitedeki sözleşmesi yenilenmedi; başka üniversitelere yaptığı iş başvuruları da “sakıncalı” damgası nedeniyle reddedildi. Mesleğini yapması tümüyle engellenen Traş, yaşadığı ağır bunalım sonucunda Şubat 2017’de yaşamına son verdi.
Genç akademisyenin ardında bıraktığı mektup ve arkadaşlarının tanıklıkları, onun “işsizliğe ve değersizleştirilmeye mahkum edilmesinin” intihara giden yolu hazırladığını ortaya koydu. Bu trajik kayıp, “Barış Akademisyenleri” üzerindeki baskının ne denli yıkıcı olabildiğini çarpıcı biçimde gösterdi. Akademisyenler o günden beri her anmada Mehmet Fatih Traş’ı anarak, “Bu karanlık ortam, gencecik bir bilim insanını aramızdan aldı” demeye devam ediyor.
Çelişkili Yargı Kararları: Adaletin Paralel Evrenleri
Barış Akademisyenleri’nin maruz kaldığı muamele, hukuk alanında da büyük bir belirsizlik ve çelişki yarattı. Bir tarafta ceza mahkemeleri 2019’a dek bu akademisyenleri mahkûm ederken, diğer tarafta idari yargıda ve bazı üniversitelerde farklı yönde kararlar tartışılmaya başladı. Aynı olayla ilgili ceza yargısı ile idari yaptırımlar arasında derin uçurumlar doğdu.

Örneğin, 26 Temmuz 2019’da Anayasa Mahkemesi imzacı akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmettiğinde, devam eden ceza davaları durdu ve bütün mahkemeler beraat kararı vermeye başladı. Ne var ki, aynı imzacıların idari durumları –yani ihraç kararlarının iptali talepleri– idare mahkemelerinde ve sonrasında Danıştay’da bambaşka bir seyir izledi. KHK ile ihraç edilen akademisyenlerin başvurularını değerlendiren OHAL Komisyonu, 2017’den 2021 sonuna dek dosyaları bekleterek hiçbir karar vermedi.
Beş yıl sonra, Aralık 2021’e gelindiğinde Komisyon nihayet dosyaları karara bağladı ve neredeyse tüm Barış Akademisyenleri başvurularını topluca reddetti. Gerekçesi ise tek kelimeyle ürkütücüydü: Sadece bildiriyi imzalamış olmaları, ret için yeterli görülmüştü. Komisyon kararlarında bildirinin imzalanması, “PKK/KCK terör örgütleriyle irtibat ve iltisak” kapsamında değerlendirildi; ayrıca imzacılar “kamu görevlisinin sadakat yükümlülüğünü ihlal etmekle” suçlandı. Bu ifadeler, Anayasa Mahkemesi’nin açık ihlal kararına rağmen, imzacıların yine de terörle ilişkilendirilerek suçlu görülmeye devam edildiğini gösteriyordu. Nitekim OHAL Komisyonu, AYM’nin 2019’daki kararını tamamen göz ardı etmiş, üniversiteden uzaklaştırma işlemlerinin arkasındaki politik saikle hareket etmişti.
Komisyon kararlarının ardından akademisyenler için yeni bir hukuk mücadelesi safhası başladı. İmzacılar, görevlerine iade talebiyle idare mahkemelerinde davalar açtılar. Bu davaların seyri ise tam bir hukuki karmaşa örneği oldu. Özel yetkili Ankara idare mahkemelerinde görülen davalarda, farklı mahkeme heyetleri taban tabana zıt kararlar vermeye başladı.
Ocak 2026 itibariyle açılan davalardan 170 kadarı akademisyenler lehine sonuçlanıp ihraç işlemleri iptal edilirken, 184 davada mahkemeler akademisyenlerin taleplerini reddetti. Yani şansına belirli bir daireye düşen bazı akademisyenler yıllar sonra görevlerine iade kararı alabilirken, diğerleri aynı durum için ret kararıyla karşılaşıyordu. Üstelik ilk derece mahkemelerinde lehe sonuç alan dosyaların önemli bir kısmı, devreye giren bölge idare mahkemelerince bozuldu; buna karşın aleyhe kararları düzeltmek için yapılan itirazlar genelde reddedildi. Bu çelişkili manzara, aynı durumdaki akademisyenlerin birbirinden çok farklı hukuki süreç ve sonuçlarla karşılaşmasına yol açtı.
İdari yargı ayağındaki bu dağınıklığın nedeni, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına direnmesiydi. AYM, Temmuz 2019’daki kararından sonra 2022’de bir kez daha Barış Akademisyenleriyle ilgili önemli bir karar verdi. 2022’de sonuçlanan Deniz Pelin Dinçer Akan ve diğerleri başvurusunda AYM, bildiri imzacısı akademisyenlere verilen disiplin cezalarının da ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Böylece Yüksek Mahkeme, hem ceza davası hem disiplin cezası açısından bu bildirinin hiçbir cezai veya idari yaptırıma konu edilemeyeceğini net biçimde ortaya koymuş oldu.
Ancak gelin görün ki, bazı idare mahkemeleri ve hatta bölge adliye (istinaf) mahkemeleri bu bağlayıcı kararı uygulamamakta direndi. Kimi mahkemeler kararlarında AYM’nin ihlal kararını dahi anmadı; kimileri ise karara karşı adeta hukuki tartışmaya girerek, bildiriyi yeniden suçlayıcı bir gözle değerlendirmeye kalktı. Bazı hakimler karar gerekçelerinde halen bildirinin milli güvenliği tehdit ettiğini ileri sürerken, imzacıları “devlete sadakatsizlikle” suçlamaya devam etti. Örneğin Ankara’daki bir istinaf mahkemesi, AYM’nin ihlal kararının idari yargıda uygulanamayacağını iddia eden, “akademik özgürlük sadece bilimsel araştırma alanıyla sınırlıdır, bildiride milli güvenlik tehdit edilmiştir, milli güvenlik ifade özgürlüğünden üstündür, kamu görevlisi akademisyenler siyasi iktidarı eleştiremez, bildiriyi imzalamak terör irtibatına yeter” gibi ifadeler içeren bir karar vererek ilk derece mahkemesinin iptal hükmünü bozdu. Bu örnek, alt düzeyde bazı mahkemelerin Anayasa’nın ve AYM kararlarının üstünlüğünü alenen yok saydığını, hukuku ideolojik yaklaşımlarla eğip büktüğünü gözler önüne seriyor.
Gelinen noktada, idari yargı sürecindeki son söz için gözler Danıştay’a çevrildi. Danıştay 5. Dairesi, Temmuz 2025’te ilk kez bir Barış Akademisyeni dosyasında kesin hükmünü verdi. Akdeniz Üniversitesi’nden ihraç edilen Dr. Hafize Öztürk Türkmen’in davasında Danıştay, yerel mahkeme ve istinafın ret kararlarını bozarak akademisyenin görevine iadesine karar verdi. Kararda OHAL Komisyonu’nun ret işleminin hukuka aykırı olduğu vurgulandı; bildiriyi imzalamanın ne sadakat yükümlülüğünü ihlal eden somut bir eylem olduğu ne de PKK ile bir bağlantı oluşturduğuna dair en ufak delil bulunmadığı açıkça belirtildi. Danıştay ayrıca idarenin akademisyenin uğradığı maddi kayıpları faiziyle ödemesine ve özlük haklarını iade etmesine hükmetti. Bu karar, diğer benzer dosyalar için emsal niteliğinde umut verici bir adım oldu. Nitekim Danıştay’ın elinde bekleyen daha 118 akademisyen dosyası olduğu, bölge idare mahkemeleri ve idare mahkemelerinde kararı beklenen 263 dosya daha bulunduğu açıklandı. Yani aradan geçen on yıla rağmen, hukuki süreç pek çok akademisyen için hala tamamlanabilmiş değil.
AYM’nin 2019 Kararı: İfade Özgürlüğünde Dönüm Noktası
Barış için Akademisyenler sürecindeki en kritik hukuki dönüm noktası, 26 Temmuz 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) gelen karardı. Farklı mahkemelerde ceza alıp bireysel başvuru yoluyla AYM’ye gelen 10 akademisyenin dosyalarını inceleyen AYM Genel Kurulu, oyçokluğuyla aldığı kararla barış bildirisini imzalamanın terör propagandası sayılamayacağına hükmetti. Kararda, söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü ve akademik özgürlük kapsamında bir metin olduğu vurgulandı; akademisyenlerin barış talep eden eleştirilerinin şiddet çağrısı içermediği ve düşünce açıklaması niteliğinde olduğu belirtildi. Dolayısıyla bu metni imzaladıkları için mahkûm edilen akademisyenlerin Anayasa’nın 26. maddesindeki ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine karar verildi.

Bu AYM kararı beklendiği gibi alt mahkemeleri bağlayıcıydı ve derhal sonuçlarını gösterdi. 2019’a kadar Barış Akademisyenlerine hapis cezaları veren ağır ceza mahkemeleri, AYM’nin ihlal kararının ardından peş peşe beraat kararları çıkarmaya başladı. 2019 sonu ve 2020 yılı boyunca devam eden duruşmalarda yüzlerce akademisyen için beraat kararı verildi. İstinaf aşamasında onanmış olan bazı mahkûmiyet kararları ise Yargıtay tarafından AYM kararı ışığında bozuldu ve bunlar da beraatle sonuçlandı. Neticede ceza davaları cephesinde 2020 sonu itibariyle tüm Barış Akademisyenleri yargı önünde aklanmış oldu. 26 Eylül 2025 itibarıyla beraat eden akademisyen sayısının 624’e ulaştığı kaydediliyor. (Geri kalanlar da büyük ölçüde usuli süreçler nedeniyle bekleyen dosyalar olup, yeni bir mahkumiyet kararı çıkmadı.) Böylece 2016 başında “vatan haini, terör destekçisi” ilan edilen akademisyenler, ülkenin en yüksek yargı mercilerinden biri tarafından haklı bulundu ve itibarları hukuken iade edilmiş oldu.
AYM’nin bu kararı, ifade özgürlüğü alanında Türkiye için tarihi bir eşikti. Kararın hemen ardından uluslararası insan hakları örgütleri ve akademik çevreler AYM’yi kutlayan açıklamalar yaptılar; ifade özgürlüğünün galip geldiği vurgusu öne çıktı. Dahası, bu karar Türkiye’de akademik özerklik ve eleştirel düşünce alanında yeşeren umutlara da vesile oldu. Kimi üniversitelerde akademisyenler 2019 Temmuz’unda kampüslerinde buluşup kararın sevincini paylaştılar; “Beraat ettik, sıra işimizde” yazılı pankartlar açarak görevlerine dönme taleplerini dile getirdiler. Zira ceza davaları bitmiş olsa da birçok akademisyen hala işsiz ve üniversitelerinden uzaktı.
Kararın Ardından: Hukuki ve Toplumsal Atmosfer
AYM’nin 2019 kararı ve beraatlerle birlikte, Barış Akademisyenleri vakasının hukuki boyutunda önemli bir rahatlama yaşandı. En azından hiç kimse bu bildiri yüzünden cezaevine girme tehdidi altında kalmadı; hapiste olanlar da serbest kaldı. Ancak idari ve sosyal boyutta mücadelenin bitmediği hemen anlaşıldı. Özellikle KHK ile ihraç edilen 406 akademisyenin durumu belirsizliğini koruyordu. Bu akademisyenlerin görevlerine iade edilip edilmeyeceği meselesi, başvurularını inceleyen OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun (OHAL Komisyonu) vereceği kararlara kalmıştı. Ne var ki Komisyon, yıllarca bu dosyaları bekleterek adeta bir oyalama taktiği izledi. Sonunda 2021 sonbaharında ret kararları gelmeye başlayınca, akademisyenler açısından iç hukuk yolları yeniden tükenmez bir maratona dönüştü.
Toplumsal atmosferde ise barış imzacısı akademisyenlerin hikayesi giderek daha fazla kişi tarafından bilinir hale geldi. 2016’da yoğun bir linç kampanyasıyla karşılaşan ve yalnızlaştırılan bu insanlar, zamanla kamu vicdanında haklılık kazandı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” cümlesi, ifade özgürlüğü tartışmalarında sıkça anılan bir sembol haline geldi. Her yıl bildiri metninin yayınlandığı Ocak ayında Barış Akademisyenleri çeşitli açıklamalar yaparak hem barış talebini hatırlatıyor hem de uğradıkları haksızlıkların giderilmesini talep ediyor. Örneğin bildirinin 6. yılında yaptıkları açıklamada, OHAL Komisyonu’nun ret kararlarına tepki gösterip “Reddinizi reddediyoruz” diyerek kararlılıklarını vurguladılar. Akademisyenler, yıllar içinde bir araya gelerek dayanışma ağları kurdu; kimi üniversitelerdeki az sayıdaki direniş odaklarıyla ortak etkinlikler yaptılar. İhraç edilen bazı akademisyenler, bilgi ve birikimlerini toplumla paylaşmak için alternatif akademiler, online dersler, atölyeler düzenledi. “Hakikat ihraç edilemez” sloganının ima ettiği gibi, üniversiteden atılan hocalar bilgi üretmeye ve fikirlerini söylemeye devam etti.
Öte yandan, siyasi iktidar cephesinde barış akademisyenlerine yönelik olumsuz tutum uzun süre değişmedi. 2019’daki AYM kararına rağmen, iktidar temsilcilerinden açık bir özür veya hata kabulü gelmedi. Tam tersine, OHAL sonrası dönemde dahi bazı yetkililer “teröre bulaşmış olanlar akademiye dönemeyecek” türü açıklamalarla üniversiteler üzerinde baskı kurmayı sürdürdü. Bu nedenle, üniversite yönetimleri de AYM kararlarını uygulamakta genellikle gönülsüz davrandı.
Özellikle KHK ile ihraç edilenlerin üniversitelerine dönüşü konusunda bir ayak direme gözlendi. Kimi rektörlükler, mahkeme iade kararı verse bile bunu temyize götürerek süreci uzattı. Örneğin Ankara Üniversitesinde idare mahkemeleri bazı akademisyenleri iade kararı vermiş olmasına rağmen, üniversite yönetimi bu kararları hemen uygulamayarak bölge idare mahkemesine itiraz etti; kararlar onansa dahi atamaları haftalarca sürüncemede bıraktı. İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi gibi kurumlardan da benzer direniş örnekleri basına yansıdı. Bu durum, AYM ve Danıştay gibi yüksek yargı mercilerinin kararlarına rağmen idarenin ve bazı üniversite yöneticilerinin hukuka uymamakta ısrar edebildiğini gösteriyor.
2022 ve 2023 yıllarında, idare mahkemelerinden gelen iade kararlarıyla bazı akademisyenler sınıflarına geri dönmeye başladı. Özellikle 2023 başlarında Ankara Üniversitesi’nde bir grup Barış Akademisyeni, mahkeme kararıyla işine iade edildi. Mülkiyeliler Birliği ve Eğitim-Sen’in Mart 2023’te düzenlediği ortak basın açıklamasında, “Haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen hocalarımızın görevlerine dönmeye başlamalarının sevincini yaşıyoruz” denildi. Ancak aynı açıklamada, “Geç kalmış adaletin adalet olmayacağını bilmemize rağmen…” ifadesiyle yıllar sonra gelen iade kararlarının burukluğu da dile getiriliyordu. Gerçekten de 6-7 yıl işsiz kaldıktan, mesleğinden ayrı düştükten sonra dönebilen bir akademisyen için kaybedilen yılları telafi etmek mümkün değildi.
Nitekim görevine iade edilen bazı hocalar, “ilk günkü heyecanla kürsümüze dönüyoruz ama ömrümüzden giden yılları kim verecek” sözleriyle duygularını paylaştı. Üstelik her iade kararı sorunsuz uygulanmadı; Haziran 2023’e gelindiğinde bazı üniversiteler mahkeme kararlarına itiraz ederek yürütmeyi durdurma kararları aldırdı, işe dönmüş akademisyenleri yeniden uzaklaştırdı. Örneğin 2023’te Ankara 21. İdare Mahkemesi’nin iade kararıyla dönen bir grup akademisyen, üniversitenin istinaf mahkemesinde yürütmeyi durdurma kararı aldırmasıyla birkaç hafta sonra tekrar işsiz kaldı. Bu gelgitler, akademisyenlerin hayatını halen belirsizlikte tutmaya devam ediyor.
Geciken Adalet, Giderilemeyen Mağduriyetler

Barış Akademisyenleri sürecinde yaşananlar, Türkiye’de yargının işleyişine dair ciddi bir eleştiri konusu yarattı: Yargı geç karar vererek cezayı fiilen uygulamış oldu. Hukukun en temel ilkelerinden biri, hakkın zamanında teslim edilmesidir. Oysa bu vakada, akademisyenler yıllarca süren belirsizlik ve yaptırımlar altında yaşamış, haklarında en sonunda “pardon, hata olmuş” denilmiştir. Bu gecikmiş “pardon” yaklaşımı, yaşanan mağduriyetleri ortadan kaldırmadığı gibi adalet duygusunu da zedeledi.
Hukuki süreçteki gecikmeler zinciri çok belirgin: Anayasa Mahkemesi, ilk bireysel başvuruları ivedilikle görüşmek yerine ancak üç buçuk yıl sonra karara bağladı. Bu esnada en az bir akademisyen (Füsun Üstel) hapse girdi, onlarcası mahkumiyet stresi yaşadı. OHAL Komisyonu, dosyaları sonuçlandırmayı beş yıl geciktirdi; birçok akademisyen 2021 sonuna dek “Acaba dönebilir miyim?” umuduyla bekledi, özel hayatlarını erteledi, psikolojik sıkıntılar yaşadı. Komisyon ret kararı verince iş mahkemelere taşındı ve bu davalar da halen bitmiş değil – kimi 8. yılında, kimi 10. yılında sürüyor. Yargının bu denli ağır işlemesi, fiilen bir ceza mekanizması gibi çalıştı. Nitekim bir akademisyen, “İhracımızın üzerinden beş, Komisyona başvurumuzun üzerinden dört yıl geçti. Şimdi en başa döndük” diyerek durumun vehametini özetledi.
Geciken adalet nedeniyle telafisi imkânsız zararlar doğdu. Kimi akademisyenler mesleki uzmanlık alanlarında yıllarca araştırma yapma imkanı bulamadı, projeleri yarım kaldı. Kimileri maddi zorluklar içinde farklı işlerde çalışmak zorunda kaldı; akademinin kaybettiği beyin gücü ülkenin bilimsel gelişimine ket vurdu. Yurt dışına giden pek çok değerli bilim insanı, Türkiye’ye küskün kaldı veya dönmedi. Aile düzenleri bozulan, sağlık sorunları yaşayan imzacılar oldu. Örneğin ihraç edilen akademisyenlerden biri olan ve daha sonra Mülkiyeliler Birliği Başkanı seçilen Doç. Dr. Dinçer Demirkent, mahkeme kararıyla iade edildiği halde bir ay boyunca göreve başlatılmadı; ancak suç duyurusunda bulununca üniversite apar topar atamasını yaptı. Demirkent, bu sürede yaşananların “üniversite yönetimlerinin hukuksuzluğunun boyutlarını gözler önüne serdiğini” ifade etti. Yani mağduriyetler sadece geçmişte kalmadı, geç gelen adalet kararları uygulanırken bile yeni engeller çıkabildi.
Tüm bu tablo, yargının ve idarenin tutumuna yönelik ciddi eleştirileri beraberinde getiriyor. Hukukçular, “geciken adalet, adalet değildir” ilkesini hatırlatarak Anayasa Mahkemesi’nden en alt mahkemeye kadar tüm yargı erkini eleştiriyor. Çünkü bir hakkın ihlal edildiği yıllar sonra kabul edilse bile, ihlal süresince maruz kalınan zararlar çoğu zaman onarılamıyor. Barış Akademisyenleri örneğinde, devletin en üst mahkemesi yıllar sonra “ifade özgürlüğü” dese de, ilk günden itibaren akademisyenlerin maruz kaldığı baskılar yaşamlarından çalınan yıllar olarak tarihe geçti. Sonunda haklılıkları tescillendi, ancak bu zafer geç ve güç geldi.
Bir “Pardon” Yeter mi?

Barış İçin Akademisyenler’in on yıllık hikayesi, Türkiye’de ifade özgürlüğü, akademik özerklik ve hukuk devleti konularında bir ibret vesikası niteliğinde. Devlet yetkililerinin ve yargının, eleştirel bir bildiriyi bastırmak uğruna nasıl olağanüstü sertlikte tepki verdiği, hukuk kurallarının nasıl esnetilip ihlallerin nasıl sürdürüldüğü gözler önünde. Aradan geçen on yılın ardından, bugün gelinen noktada akademisyenlerin önemli bir kısmı aklanmış olsa da adalet tam olarak tecelli etmiş değil. Yüzlerce hoca hala üniversitelerinden uzakta, bilimsel üretimlerine devam etmeye çalışıyor. Birçoğu, ihraç listelerinde isimleri olduğu için özel sektör dahil iş bulmakta zorlanıyor; pasaport engeli yüzünden uluslararası etkinliklere katılamayanlar var. Her biri için ayrı ayrı hukuki süreçler devam ediyor, Danıştay’ın emsal niteliğindeki kararını bekliyorlar.
Bu süreçte yaşananlar, “mağdur etmek, sonra yıllar sonra pardon demek” anlayışının ne denli sakıncalı olduğunu gösterdi. Barış Akademisyenleri’ne reva görülen muamele, geç de olsa yargıdan döndü; ancak geç gelen “pardon” yaraları sarmaya yetmiyor. Akademisyenler hem kendi itibarları hem de ülkenin akademik özgürlük ortamı için mücadeleyi sürdürüyor. “Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz” sözünü şiar edinen hocalar, ilk günden beri haklı olduklarını bugün bir kez daha hatırlatıyor. On yıl önce barış için konuşan bu insanlar, uğradıkları haksızlıkların giderilmesi için de seslerini yükseltiyor.
Son tahlilde, Barış Akademisyenleri olayı Türkiye’de ifade özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğünün sınavı haline gelmiştir. Bu sınav, gecikmeli de olsa hak ve özgürlüklerden yana sonuçlanmaya başladı. Ancak hukukçuların da belirttiği gibi, yargı bu denli yavaş işlemeseydi belki de bunca insan mağdur olmayacaktı. Geriye dönüp bakıldığında, bu süreç bir daha benzer haksızlıkların yaşanmaması için derslerle dolu. Akademisyenler “düşünce suç olmaz” diyerek bilimsel ve toplumsal sorumluluklarını yerine getirmişlerdi. Onlara yaşatılanlar, Türkiye’de demokrasi ve barış mücadelesinin hafızasına kazındı. Geciken adaletin bir daha tekerrür etmemesi, hak ihlallerinin yaşanmadan önlenmesi en büyük temenni. Çünkü gerçek adalet, ancak zamanında tecelli ettiğinde yaraları sarabilir.
Kaynaklar:
- Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi, basın açıklamaları ve kronoloji
- Anayasa Mahkemesi Kararları ve ilgili haberler
- OHAL KHK’leri ve Komisyonu süreçleri üzerine analizler
- İdari Yargı kararları ve Danıştay kararları haberleri
- İmzacı akademisyenlerin açıklamaları ve röportajları (Onur Can Taştan, Feray Aytekin Aydoğan vb.)
- İlgili STK raporları ve basın açıklamaları (Eğitim-Sen, Mülkiyeliler Birliği vb.)
- Basın haberleri ve makaleler (Bianet, Expression Interrupted, Birikim, Sözcü, Gazete Duvar)

