BÖLÜM 7: Mecliste Maskelerin Düştüğü Gün
Bazen en önemli, en sarsıcı cümleler meclis kürsülerinden yüksek sesle söylenenler değildir. Asıl gerçekler, kafaların öne eğildiği o anlarda sessizce saklanan, söylenmeyen cümlelerde gizlidir.
Tarihler 2026 yılına gelindiğinde, Tepeören 7137 ada 32 parsel (ve Orhanlı 7051 ada 25 parsel) üzerindeki o meşhur Hobi Bahçeleri dosyası, artık yalnızca Tuzla’nın yerel bir imar projesi olmaktan tamamen çıkmıştı. Çağdaş Tuzla Gazetesi olarak aylar boyunca, tehditlere ve baskılara kulak asmadan yayımladığımız belgeli haberler kamuoyunda devasa bir yankı uyandırmıştı.
Artık mesele, kamu arazisine birkaç çelik yapının kondurulup kondurulmadığı basitliğiyle geçiştirilemezdi. Masanın üzerinde artık sökülüp atılamayacak yasal kanıtlar duruyordu: Tuzla Tapu Müdürlüğü’nün o aşılmaz kamusal şerh kayıtları, çiğnenen plan notları, Kartal 29. Noterliği’nde 87 hatırlı şahsa yapılan o gizli satış vaadi sözleşmeleri, bizzat Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl’ün ıslak imzasını taşıyan 314110 sayılı o meşhur “Başkanlık Oluru” ve kaçak villaları aklamak için hazırlanan o son plan değişikliği teklifi… Ve tüm bu evrakların birlikte, kronolojik bir sırayla okunmasını zorunlu kılan karanlık sorular ortadaydı.
Tuzla Belediye Meclisi salonunda yapılan görüşmeler, dosyanın en trajik aşamasını oluşturdu. İmar komisyonu raporları sırayla okundu, plan değişikliği teklifleri masaya yatırıldı, meclis üyeleri mikrofona geçip söz aldı ve havada süslü yasal değerlendirmeler uçuştu. Ancak ne kadar acıdır ki, bütün bu idari gürültünün tam merkezinde yer alan o en temel, en hayati soruların tamamı meclis sıralarında sağır edici bir sessizlikle karşılandı ve cevapsız bırakıldı.

Resmi belgelerin önümüze koyduğu o şaşmaz kronoloji üzerinde hiç durulmadı. Kartal 29. Noterliği’nde, yerel seçimlerin hemen ardından o 87 hatırlı kişiye kamu arazisinin hangi yasal cüretle satıldığı meclis kürsülerinde hiç tartışılmadı. Tapu kayıtlarında devletin kalın harflerle kazıdığı “Özel mülkiyete konu olamaz” şerhi tırnak içine alınıp sorgulanmadı. Mülk sahibi belediye ile iştiraki Tuz-Yap A.Ş. arasında arazinin devrini düzenleyen tek bir resmi sözleşme dahi bulunmadığı gerçeği ayrıntılı biçimde ele alınmadı. Bizzat belediye başkanının imzaladığı o “Başkanlık Oluru”nun, bu milyarlık emsal artışı operasyonunun yasal kapısını nasıl araladığı cesaretle sorulamadı.

Gazetecilik, güç odaklarının duymak istediği cevapları üretmek değil; kamu yararı adına en zor, en tehlikeli soruları korkusuzca sormaktır. Hele ki konu halkın ortak mülkiyetini ilgilendiren devasa yolsuzluk dosyaları olduğunda… Çünkü gerçek bir gazetecinin görevi mahkeme yerine geçip hüküm kurmak değil, kamu adına yetkililerin hesap vermesini sağlamaktır.
Bu yazı boyunca da tam olarak bu yöntem izlendi. Hiçbir yasal evrak tek başına mutlak bir yargı olarak sunulmadı; hiçbir isim, sadece soyut bir iddia üzerinden hedef tahtasına oturtulmadı. Bunun yerine; farklı yıllarda, farklı bürokratlarca düzenlenmiş o soğuk resmi belgeler şaşmaz bir kronolojik zincir içinde bir araya getirildi. Yorumdan ve siyasi gürültüden önce, okuyucunun vicdanına sadece yalın belgeler konuldu.
Belki de bu yüzden, bu sarsıcı bölümün adı “Meclisteki Maskelerin Düştüğü Gün” dür. Çünkü bazen halkın temsilcilerinin oturduğu bir meclis salonunda en çok konuşulan, en çok gürültü koparılan konu; aslında korkuyla örtbas edilmeye çalışılan, hiç konuşulmayan o karanlık sorulardır.
Resmi belgeler şimdi masanın üzerindedir. Sorular tüm çıplaklığıyla ortadadır. Cevaplar ise ne yazık ki çoğu zaman siyasetin o geçici, günü kurtarmaya yönelik gürültüsü içinde kaybolup gider. Oysa resmi belgeler sabırlıdır, beklemeyi ve zamana direnmeyi çok iyi bilirler. Aradan yıllar geçip o koltuklardaki isimler değiştiğinde ve o klasörler yeniden açıldığında da tarihin önünde tam olarak aynı şeyi söylemeye devam ederler.
Bu araştırmanın ve bu yazının nihai sonuna gelindiğinde, artık tek tek parseller ya da münferit kağıt parçaları değil; iki farklı yönetim dönemini de içine alan o devasa suç kronolojisi bir bütün olarak değerlendirilecektir. Çünkü kamu adına şu son ve en büyük soru artık kaçınılmaz olarak zihinlerde asılı durmaktadır: Bu dosya bize yalnızca Tepeören’deki onlarca dönümlük Hobi Bahçeleri yağmasını mı anlatıyor; yoksa Türkiye’de kamu mülkiyetinin nasıl savunmasız bırakıldığına, şehircilik ilkelerinin nasıl ranta kurban edildiğine ve yerel yönetim anlayışındaki o derin ahlaki çürümeye dair çok daha büyük, sarsıcı bir sistem tartışmasının kapısını mı aralıyor?
BÖLÜM 8: Fatih Altaylı: “Ne oldu o çete? Gereğini yaptın mı? Ya da çeteye katılıp, payını alıp örtbas etmeyi mi tercih ettin?”
Bir şehir, yalnızca taştan, betondan ve yan yana dizilen binalardan oluşmaz. Onu asıl ayakta tutan, toplumun ortak çıkarını koruyan görünmez yasal kurallardır.

Nereye çocukların gideceği bir okul yapılacağı, nerenin nefes alınacak bir kamu parkı olarak kalacağı, bir arsaya en fazla kaç kat çıkılabileceği ve inşa edilen bir yapının hangi toplumsal amaçla kullanılacağı… Bütün bu hayati sınırlar; şehir plancılarının masasında çizilen, belediye meclislerinin sıralarında tartışılan ve onaylanan imar planlarıyla belirlenir. Bu nedenle imar planları hiçbir zaman sıradan teknik çizimler ya da haritalar değildir; onlar, bir kentin namusunu ve geleceğini koruyan en emredici hukuki belgelerdir.
Ancak şehirler durmaksızın yaşayan, büyüyen organizmalardır. Nüfus artar, toplumsal ihtiyaçlar yön değiştirir, yeni yollar açılır ve yeni yerleşim alanları filizlenir. Bu dinamizm nedeniyle imar planları da zaman zaman yasal ihtiyaçlar doğrultusunda revize edilir. Şehircilik hukukunda buna kısaca “İmar Planı Değişikliği” denir ve hukuken mümkündür. Fakat evrensel şehircilik hukukunun kaçınılmaz bir şartı vardır: Yapılan her plan değişikliği; kamu yararı, şehircilik ilkeleri ve planlama esasları çerçevesinde yapılmak zorundadır. Çünkü o planlar, yalnızca bugünü değil, doğmamış çocukların geleceğini de düzenler.
Hobi Bahçeleri dosyasında da tam bu noktada, tüm tartışmaların merkezine bombayı bırakan radikal bir plan değişikliği teklifi yer alıyordu. Bizzat yeni Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl‘ün 1 Temmuz 2025 tarihli ve 314110 sayılı “Başkanlık Oluru” ile düğmesine basılan o süreçte; daha önce yürürlükteki planlarda halkın ortak kullanımı için Park ve Rekreasyon Alanı (P+R) olarak ayrılan arazinin yasal statüsünün tamamen yok edilmesi öneriliyordu. Önümüze koyulan imar teklifinde; kamusal 0.05 emsal hakkı bir kalemde silinerek yapılaşma koşulu tam 4 kat artışla resmen E=0.20’ye çıkarılıyor, azami yükseklik 6.50 metre olarak yasallaştırılıyor ve alanın kamusal ruhu tamamen katledilerek resmen “Konut Alanı“ kullanımına dönüştürülüyordu.
İşte bu kırılma anında, dosyanın en can alıcı, en hayati hukuk sorusu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır: Bir plan değişikliği gerçekte neyi değiştirir?
Bu sorunun cevabını aramadan önce, takvimleri biraz geriye sarmak ve ulusal bir gazetecinin tarihi tanıklığını masaya koymak zorundayız. Çünkü bazen yerel bir gazetenin sayfalarında sıkışıp kaldığı sanılan bir imar usulsüzlüğü, merceğin genişlemesiyle bir anda tüm ülkenin vicdan krizine dönüşebilir.
Tarihler 9 Temmuz 2026’yı gösterdiğinde, Türkiye’nin en etkili gazetecilerinden Fatih Altaylı’nın kaleme aldığı yazı, tam da böyle bir etki yarattı. Altaylı, isim vermeden “İstanbul’un Anadolu yakasındaki genç bir belediye başkanı” olarak tarif ettiği o ismin maskesini tek bir kalemde aşağıya indirdi. O isim, 2024 yerel seçimlerinde “değişim” ve “hesap sorma” sloganlarıyla iktidara gelen Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl’den başkası değildi.
Dinlemek için tıklayın!
Hikayenin asıl çarpıcı perdesi, seçim sandıklarının kapandığı o sisli günlere uzanıyordu. Altaylı, yazısında o dönem programına da konuk ettiği bu genç başkanın, mazbatayı aldıktan hemen sonra kendisini bizzat arayarak kurduğu şok cümleleri tüm Türkiye’ye ifşa etti:
“Abi, burada çok büyük bir arazi çetesi karşımıza çıktı. Tam bir imar çetesi. Büyük araziler kapatmışlar, belediye ile birlikte hareket edip büyük kazançlar sağlıyorlar. Çetenin içinde bir de tanıdığınız var (Hobi Bahçeleri Projesi’nde villası olan biri), haber verip izin almak istedim.”
O gün Altaylı’nın telefonda verdiği telkin net ve “merhametsizdi”: “Öz kardeşim olsa üzerine git, paramparça et!” Ulusal medyanın bu tam desteğine, arkasındaki halk iradesine ve kendi meclis grubunda “Büyük bir yolsuzluk var. Bu tapuları veremem. Tuzla’daki bu imar çetesi düzenini bozacağım” diye haykırmasına rağmen, aradan geçen uzun zamanda ne hikmetse bu dosyanın üzerine gidilmedi. Aksine, o “çete” denilen yapıyla kapalı kapılar ardında uzlaşıldı ve milyarlık rantın üzeri bizzat hazırlatılan bu imar planı teklifiyle örtülmek istendi.
Fatih Altaylı’nın köşesinden Tuzla halkı adına sorduğu o ağır sorular, aslında bizim aylardır bu sayfalarda sorduğumuz soruların ta kendisiydi: “Ne oldu o çete? Gereğini yaptın mı? Ya da çeteye katılıp, payını alıp örtbas etmeyi mi tercih ettin?”

Siz hiç Eren Ali Bingöl’ün ağzından Tuzla halkına hitaben, meydanlarda, ulusal basında aleni bizzat Altaylı’ya telefonda itiraf ettiği gibi “Burada bir imar çetesi var” cümlesini duydunuz mu? Duymadınız. Çünkü bu dosyada asıl trajik olan, bu yolsuzluğu iki buçuk yıl önce henüz dumanı tüterken bizzat “rapor yazıp saptayanların” da mazbatanın verilmesinin geciktirildiği o kritik üç günde, 2 Nisan 2024 tarihinde Tapu’da kat irtifakı kurulmasını gövdesini siper ederek engelleyenlerin de bizzat CHP’li meclis üyeleri olmasıydı. Partinin onurlu kadroları bu rant organizasyonuna karşı dururken; “imar çetesi var” diye gazetecilere koşan yeni belediye başkanı, daha sonra statükonun ve milyarlık villaların koruyucusu rolünü üstlenerek 1 Temmuz 2025‘te o meşhur aklama planının altına imza atmayı seçti.
Peki, bizzat başkanlık makamının hazırlattığı ve “çeteyi aklama” yorumlarına yol açan bu plan değişikliği, hukuken neleri değiştirebilirdi? Bu plan değişikliği teklifi, yalnızca harita üzerinde yeni bir yerleşim lekesi üretmiyordu; aksine, geçmişte işlenen imar suçlarının, hayalet ruhsatların ve kamudan gizlenerek işletilen o kaçak dükkanların hangi kirli idari zeminde örtbas edileceği umudunu da mı taşıyordu?
Bu sorunun Türk şehircilik hukukunda ve Danıştay kararlarında çok net bir çizgisi vardır: Bir plan değişikliği, yalnızca yürürlüğe girdiği tarihten sonraki sıfır km uygulamalar için yeni yasal kararlar oluşturur; yani sadece geleceğe ilişkin hukuki çerçeveyi çizer. Bir imar planı değişikliği, geçmişte yapılmış olan yasadışı imar suçlarını ve usulsüzlükleri kendiliğinden ortadan kaldıran sihirli bir silgi ya da otomatik bir imar affı kararı değildir. Ne geçmişte üzerinde bina yokken alınan o sahte riskli yapı raporlarını otomatik olarak temize çıkarabilir ne hayalet sözleşme numaralarıyla üretilen usulsüz ruhsatları meşrulaştırabilir ne de kamu arazisini paravan şirketler üzerinden şahıslara peşkeş çeken o karanlık noter kontratlarını kendiliğinden hukuka uygun hale getirebilir. Hukukta her somut yasadışı işlem, kendi yapıldığı dönemin yasal zemini içinde ayrıca yargılanır.
İkinci soru ise daha somuttur: Bir plan değişikliği, geçmişte hukuken “özel mülkiyete konu olamaz” denerek o hatırlı şahıslara verilemeyen tapuların verilmesini kendiliğinden mümkün hâle getirir mi?
Bu sorunun da tek cümlelik masum bir cevabı yoktur. Çünkü tapu tescil işlemleri yalnızca imar planının harita üzerindeki rengine bağlı değildir. Mülkiyet hakkının devri; Tuzla Tapu Müdürlüğü kütüğündeki o aşılmaz kamusal şerhleri, belediye encümeninin emredici kararlarını, taşınmazın kamu malı statüsünü, imzalanan yasadışı sözleşmeleri ve Türk Medeni Kanunu’nun tescil hükümlerini bir bütün olarak bağlar. Bir plan değişikliği, bu zincirin yalnızca bir halkasını etkileyebilir; ancak diğer ağır yasal koşullar gerçekleşmedikçe ve o şerh oradan hukuken sökülmedikçe o lüks villaların tapuları şahıslara asla devredilemez.
Üçüncü ve dosyanın asıl kirli özünü oluşturan soru ise şudur: Bir plan değişikliği, daha önce yasadışı olan, kamu malı gaspı niteliği taşıyan bir suçu, sonradan plan notu yazarak meşru ve yapılabilir hale getirir mi?
Şehircilik uygulamalarında bu sorunun cevabı net bir “hayır”dır. Yeni plan kararları, gelecekte yapılacak temiz uygulamalar için farklı yapılaşma koşulları getirebilir. Ancak bu durum, geçmişte gerçekleştirilen organize usulsüzlüklerin yasal niteliğini kendiliğinden geriye dönük olarak aklayamaz. Bu nedenle mahkemeler ve teftiş kurulları yalnızca en son önlerine gelen boyalı plana bakmazlar; olayların ve evrakların kronolojik akışına bakarlar.
- Kamunun arazisindeki ilk plan kararı neydi?
- O 87 hatırlı kişiye Kartal 29. Noterliği’nde yapılan yasadışı satış vaadi işlemi hangi tarihte yapıldı?
- O 153 lüks villanın ve kaçak dükkanların inşasına hangi plan yürürlükteyken, hangi hayalet ruhsatlarla başlandı?
- Ve tüm bu kaçak sitenin bitirilmesinin ardından, suçun üzerini örtmeyi amaçlayan o meşhur plan değişikliği teklifi meclise ne zaman getirildi?

İşte Hobi Bahçeleri dosyasında kronolojinin ve arşiv belgelerinin bu kadar hayati olmasının yegâne sebebi budur. Şerhli tapu kayıtları, ilk plan notları, Kartal 29. Noterliği’ndeki o gizli kontratlar, göz yumulan inşaat süreci, Maxar uydu görüntüleri, 314110 sayılı Başkanlık Oluru ve en nihayetinde emsal artırma teklifi… Bu belgelerin tamamı tek tek yalıtılarak değil, birbirleriyle olan organik bağları deşifre edilerek okunmalıdır. Çünkü hukuk, yalnızca önündeki sonuca değil; o sonuca giderken kamunun malının nasıl yağmalandığı sürecine bakar.
Kamu adına şu yalın gerçeği tarihin siciline kaydetmek gerekir: Yeni yönetim tarafından bizzat hazırlatılan bu plan değişikliği teklifi, yalnızca harita üzerinde yeni bir yerleşim lekesi üretmiyordu; aksine, geçmişte işlenen imar suçlarının, hayalet ruhsatların ve kamudan gizlenerek işletilen o kaçak dükkanların hangi kirli idari zeminde örtbas edileceği kavgasını da meclisin salonuna taşıyordu.
Bu nedenle Hobi Bahçeleri dosyasında asıl mesele, planın haritada el değiştirmesi değildir. Asıl mesele, birbirini takip eden ve iki farklı yönetim dönemine yayılan o yasadışı idari işlemlerin hangi sırayla gerçekleştiği ve kamu malına çöken o çarkın kendi dönemlerindeki hukuk çerçevesinde nasıl yargılanması gerektiğidir.
Şehircilik hukukunda ve araştırmacı-gazetecilikte tek bir yasal belgeye bakıp hüküm kurmak asla yeterli olmaz. Bir tapu kaydı, bir plan notu, bir ruhsat, bir noter sözleşmesi, bir Başkanlık Oluru ve bir plan değişikliği… Bunların her biri aynı büyük kamu yağmasının birbirini tamamlayan karanlık sayfalarıdır. Ve o gizemli hikâyeyi doğru okuyabilmek için, sayfaları sondan başa, yani siyasetçilerin “biz reddettik” dedikleri tiyatro sahnesinden değil; ilk sayfadan, yani tapuya o küçücük şerhin düştüğü o ilk günden son sayfaya doğru çevirmek gerekir.
Bu nedenle yazının bundan sonraki bölümünde, artık meclis koridorlarındaki idari savunmalardan ve teorik tartışmalardan sıyrılıp, belediyenin duvarlarını titreten o en somut, en tehlikeli belgelere geri dönüyoruz.
Çünkü bu plan değişikliği dosyası, Tuzla Belediye Meclisi’ndeki onurlu CHP’li üyelerin asil direnişine çarpmakla kalmadı; aynı zamanda hem eski yönetimin sahtekarlıklarını hem de yeni yönetimin göz yummalarını tüm çıplaklığıyla belgeleyen sarsıcı kanıtları tek tek gün yüzüne çıkardı.
Sürecek…


