17 Ağustos 1999’un zifiri karanlık sabahında yalnızca insanlar değil, kurumlar da büyük bir sınavdan geçti.
Bütün ülke kulak kabartmış enkazdan bir ses duymaya çalışırken; ya da başka bir deyişle, enkaz altından yükselen çığlıklar tüm ülkeyi sarmış ve hepimizin yüreğini kanatırken, Türkiye’nin dört bir yanından gönüllüler yollara düşmüştü. Yollara düşmüştük düşmesine ama oraya varınca anladık ki, böylesi felaketlere karşı yapılması gereken bazı işler vardı ki, ancak iyi niyet; disiplin, hız ve örgütlülükle birleşebilirse yapılabilirdi. Ve de bunun için çok güçlü bir irade gerekirdi.

Nitekim enkaz altında kalanlar, sabır değil hızla kurtarılmayı bekliyordu. Bölgede oluşan kaos, merhamet değil organizasyon istiyordu. Sağ kalanlar, temel ihtiyaçlarınının karşılanmasını gözlüyordu. Nitekim, 1999 Gölcük Depremi’nde Türk Silahlı Kuvvetleri hiç zaman kaybetmeden deprem bölgesine intikal etmiş ve kurtarma çalışmalarına başlamıştı.
Gölcük Depremi sonrasında, göçük altındaki insanları kurtaran, çadırkampları kuran, yaşamı yeniden örgütleyen yegane güç o günkü TSK’ydı. O günkü bölgede görevli TSK ve komutanları en azından bizim (benim) yüreğimizde taht kurmayı başardı. Ve mutlaka günün birinde tarihte hakettikleri yerlerini alacaklardır. Ve insanlık adına büyük bir minnetle anılacaklarından da en küçük bir şüphem yok.
Tabi bunları göçük altından kurtardıkları binlerce insan ve yaralı kurtarılan onbinlerin, deprem bölgesinde depremden etkilenen yüzbinlerin, milyonların adına söylüyorum. Ve de Kahramanmaraş depremlerine baktıktan sonra ısrarla, inatla ve yüksek sesle söylüyorum. İddia ile söylüyorum. Ve her türlü militarizm, devletin ideolojik ve zor aygıtları teorik tartışmasının (reddetmeden) hilafına söylüyorum.
Sahadaki Ordu: Bir organizasyon, bir hayat hattı
Deprem sabahının ilk saatlerinden itibaren Trakya’dan sevk edilen birlikler, Gölcük’ten Yalova’ya; Değirmendere’den Gözlementepe’ye kadar geniş bir alana, bütün bir deprem bölgesine yayılmıştı.

Trakya’dan sevk edilen Tekirdağ 8. ve Kırklareli 65. Mekanize Piyade Tugayları, komutanları Tuğgeneral Mahir Gök ve Hüseyin Kıvrıkoğlu öncülüğünde bölgeye ulaştı. 8. Tugay’dan Mustafa Albay, Kemal Üsteğmen, 3. Kolordu İstihkam Taburu’ndan Yüzbaşı Ertuğrul Taşdemir ve adını sayamadığımız yüzlerce asker…
Gönüllü kuruluşların da katkılarıyla Değirmendere, Gözlementepe, Cengiz Topel İÖO gibi bölgelerde çadırkentler kurulurken; ordu sadece destek kuvveti olmadı. Barınma ihtiyacının çözülmesinde, su ve lojistik aktarımında, güvenliğin sağlanmasında, halkla ilk temasın sağlıklı kurulmasında aktif ve kararlı rol oynadılar.

Ama asıl hafızalarımıza kazınan onların rütbeleri değil, yürekleriydi, becerikli elleriydi: Çadırlar kuran, seyyar tuvaletleri yapan eller, enkaz kaldıran, yaralıları çıkaran eller, çocukların başını okşayan eller… Bir çadırın ipini bağlayan asker… Bir çocuğun başını okşayan er… Bir annenin “oğlum yaşıyor mu?” sorusuna gözlerini kaçırarak cevap veren bir subay… Ama onların asıl önemi dokundukları hayatlardaydı.
Değirmendere Kızılay Çadırkenti’nde bir subay tarafından, o söz bana söylenmişti: “Helal olsun size çocuklar! Bu halkın yüzünü güldürdünüz!”

Bu cümle bir övgü değildi. Bu, yıkıntılar içinde kurulan kader birliğinin ifadesiydi. Gönüllülerle askerler arasında görünmeyen bir bağ kurulmuştu. Aynı dayanılmaz acının içinden geçen, aynı umudun peşinde koşan insanların birbirine tutunma haliydi bu.
Hepimiz aynı hikâyenin içinde ve en saf en insancıl yanındaydık. En önemlisi de, hiç zaman kaybetmeden; zamanında hikayeye dahil olmuştuk.
99’ Gölcük Depremi’nde Ordu’nun resmî kayıtlarına göre 18.373 insan hayatını kaybetmişti.
Ama aynı kayıtlarda bir sayı daha vardı: 10.528 insan enkaz altından Ordu tarafından sağ çıkarılmıştı. Bu sayı, kuru bir veri değildi. Bu sayı, zamanında enkaza uzanan ellerin başarısının bir kanıtıydı.
Depremde Ordu: İki Dönemin Aynasında Bir Karşılaştırma
17 Ağustos 1999… Devletin birçok kurumu hazırlıksız yakalanmıştı. Ama sahada kısa sürede bir düzen kuruldu. Bu düzenin en önemli unsurlarından biri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hızlı ve doğrudan müdahalesiydi
Enkazdan insan çıkardılar. Çadırkentler kurdular. Su taşıdılar. Güvenliği sağladılar. Ve en önemlisi, kaosun ortasında bir düzen kurdular.
Biz gönüllüler olarak, elimizden geleni yapıyorduk. Ama kabul etmek gerekir ki bazı işler, yalnızca iyi niyetle değil; disiplin, organizasyon ve teknik kapasiteyle yapılabiliyordu. O günlerde ordu, bu boşluğu doldurdu. Sessizdi, gösterişsizdi ama hayatiydi. Ve biz buna tanıklık ettik.
Aradan 24 yıl geçti. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri yaşandı. Bu kez tablo farklıydı.
Yıkım daha büyüktü belki. Ama ilk saatlerde ve kritik günlerde sahada aynı ölçekte, aynı hızda ve aynı örgütlü askeri varlığın olmayışı, kimsenin gözünden kaçmadı. Enkaz altında geçen her saat hayat demekti. Ve o saatler, kimi yerlerde yeterince hızlı müdahaleyle karşılanamadı.
İşte bu yüzden 1999’a dönüp baktığımızda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o günkü sahadaki rolü daha net anlaşılıyor. Bu bir militarizm övgüsü değil. Bu bir ideoloji tartışması hiç değil.
Bu, insan hayatı söz konusu olduğunda, doğru zamanda, doğru yerde, doğru şekilde müdahale edenlerin hakkını teslim etme meselesidir. 1999’da sahaya inen komuta kademesi ve askerler, insanlık tarihinin o karanlık sayfasında, iyiliğin tarafında yer aldılar.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: O gün, orada, doğru yapılmış bir şey vardı. Ve bu doğru, yalnızca o günün değil, geleceğin de ölçüsüdür.
İyiliğin arşivi tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü bize sadece acıları değil, doğru yapılanları da hatırlatır.
24 yıl sonra: Aynı ülke, başka bir tablo

Takvimler 6 Şubat 2023’ü gösterdiğinde Kahramanmaraş Depremleri ile birlikte en büyük yıkımlardan biri daha yaşandı. Ama bu kez enkazın yanında bir şey daha vardı: günlerce süren bekleyiş, bekleyiş, bekleyiş!
99′ Gölcük Depremi’nin aksine Ordu, depremin “İlk 72 saati neredeydi?” Gerekli emirler neden verilmedi? Neden hiç zaman kaybetmeden bu sürece dahil edilmedi? Sebebi hala bugün bile anlaşılabilmiş sorular değil!
Özgür Özel: “Bu asrın felaketi değil…asrın ihmali.”
Nitekim, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin 3. Yıldönümü nedeniyle bölgeye yaptığı ve depremde ölen yuttaşların mezarlarını da ziyaret ettiği son seferinde o kalabalığın içinde bir mezarın başında durdu. Eğildi. Bir kırmızı karanfil bıraktı. Sonra diğer mezarları ziyaret etti ve onlara da kırmızı karanfiller bıraktı… Ama o an, yalnızca bir anma değildi. Bu, aynı zamanda bir yüzleşmeydi. Ve

“Bu asrın felaketi değil! Asrın ihmali.” dedi.
Bu söz, o mezarların arasında yankılandı. Çünkü o toprakta yatanlar sadece bir depremin kurbanı değildi. Aynı zamanda geciken kararların, alınmayan önlemlerin, verilmeyen emirlerin, kurulmamış sistemlerin sonucuydu.

“Üç gün boyunca ordu nerede?” diye sordu.
Özel’in en ağır cümlesi, belki de en sade olanıydı: “Bu ülkenin ordusu üç gün boyunca talimat bekledi.” O üç gün… Kalabalık mezarlıkların içinde dolaşırken, bu rakamlar artık birer sayı olmaktan çıkmıştı. Bir isim oluyor. Bir hayat oluyor. Bir eksik oluyordu.
Depremde zaman, saatle ölçülmez. Dakikalarla ölçülür. Ve o dakikalar geçtiğinde… geri gelmez.
Bir ülkenin iki depremi

CHP Genel Başkanı Özgür Özel İki depremi yan yana koydu. Bu karşılaştırma sadece yıkımı değil, etkilediği nüfusu da içeriyordu.
1999 Gölcük depremi daha sınırlı bir coğrafyada etkiliydi.
2023 Kahraman Maraş depremi ise: 11 il, milyonlarca insan, çok daha geniş bir yıkım alanı… Mantık şunu söylüyordu: Kurtarılan insan sayısının kat kat artması gerekirdi. Ama gerçek tam tersiydi.
Birinde; 18.373 insan hayatını kaybetmişti. Ama ordu kayıtlarına göre 10.528 insan kurtarılmıştı. Diğerinde; 53.537 insan hayatını kaybetmişti. Ama ordu kayıtlarında kurtarılan insan sayısı yalnızca 327’ydi.
Ve şu soru kaçınılmazdı: Nasıl olur?
Daha büyük bir yıkımda, daha fazla insanın kurtarılması gerekmez miydi? Daha fazla ekip, daha fazla teknoloji, daha fazla imkân varken neden daha az insan hayatta kaldı?
Cevap rakamlarda değil. Cevap o ilk saatlerde. O kritik 72 saatte. O afette, yönetimden beklenen ama gelmeyen kararlardaydı. Can Atalay’da Silivri Cezaevi’nde “Bir Afet Bir Yönetim Krizi” başlıklı bir rapor hazırlayarak dikkatleri Özgür Özel gibi yönetim krizine vurgu yaparak “Asrın İhmaline” çekiyordu.
Can Atalay’ın Raporu “Bir Afet, Bir Yönetim Krizi.”

2026 yılı başında, 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılı yaklaşırken, Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay, Silivri Cezaevi’nden bir rapor kaleme aldı:
“Hatay Deprem Raporu 2026: Bir Afet, Bir Yönetim Krizi.”
Cezaevi koşullarında, sınırlı imkânlarla yazılan bu metin, yalnızca bir rapor değildi. Bir kayıt, bir itiraz ve bir hafıza direnişiydi.
Atalay, raporun amacını şöyle tarif ediyordu: “Bu rapor, gelecekte sağlanacak adaletin delil dosyasıdır.” 2.500’e yakın dava sürüyordu. Ve mahkemeler olası kast yerine sanıkların bilinçli taksirden; yani daha az ceza verilebilir maddelerden iddianamelerini düzenliyorlardı. Ve en önemlisi: Deprem hâlâ “geçmiş zaman” olmamıştı.
Raporun söylediği şey açık ve sarsıcıydı: Deprem yalnızca bir doğa olayı değildir; yaşanan yıkım aynı zamanda bir yönetim krizidir. Ve aradan üç yıl geçmesine rağmen, Hatay’da deprem hâlâ bitmemiştir. En çarpıcı cümle ise şuydu: “Hatay’da enkaz değil, adaletsizlik var.”
Atalay’a göre mesele yalnızca yıkılan binalar değildi. Barınma sorunu sürüyordu, eğitim ve sağlık aksıyordu, deprem davaları yavaş ilerliyordu ve adalet duygusu hâlâ onarılmamıştı. Bu yüzden rapor, sadece bugünü anlatmıyordu. “Hafıza, adaletin en temel savunma hattıdır.”
Bu sözle birlikte metin, bir rapordan çıkıp bir uyarıya dönüşüyordu: Unutmak, aynı hataların tekrar edilmesidir.
Aynı ders, iki kez kaçırıldı
1999’da Gölcük Depremi’nde eksikler vardı ama zamanında müdahale yapılmıştı. 24 yıl sonra, 6 Şubat 2023 depremlerinde ise tecrübe vardı, bilgi vardı ama hala anlaşılamamış nedenlerden yani yönetimdeki krizden dolayı müdahale gecikti. Ve o gecikme… On binlerce insanın hayatına mal oldu.
Ve şimdi: İstanbul
Gerçek Biliniyor!
Türkiye’de deprem artık bilinmeyen bir tehlike değil. Bilinen. Söylenen. Yazılan. Ama buna rağmen, görmezden gelinen bir gerçek.

Bilim insanları yıllardır aynı şeyi söylüyor: Marmara’da büyük bir deprem olacak. Bu bir ihtimal değil. Bir tartışma konusu değil. Bir zorunluluk.
Okan Tüysüz uyarıyor: İstanbul hazır değil. Yüz binlerce bina riskli. On binlercesi yıkılabilir. Ve sonuç: “İstanbul içinden çıkılmaz hale gelir.”
Naci Görür, tartışmayı bitiren cümleyi kuruyor: “Marmara’da büyük deprem olacaktır. Kendimizi aldatmayalım.”

Ama en çarpıcı uyarılardan biri, İstanbul Teknik Üniversitesi raporundan geliyor: Marmara’da 1766’dan bu yana biriken enerjinin yalnızca yüzde 12’si boşaldı. Yani… Asıl yük hâlâ orada duruyor. Fay kırılmadı. Gerilim bitmedi. Tehlike geçmedi.
Rapora göre: Deprem sadece fayın küçük bir bölümünü etkiledi, yer değiştirme yalnızca 30 santimetreydi, oysa biriken gerilim metrelerle ölçülüyor.
Bilim insanları açık söylüyor: Stres boşaldı demek yanlış.”

Yoshinori Moriwaki ise zamanın ne kadar dar olabileceğini hatırlatıyor: “Yaşanan son deprem, beklenen büyük deprem değildi.” Yani… Beklenen hâlâ gelmedi.
Cenk Yaltırak daha da ileri gidiyor: “7,8 büyüklüğündeki deprem senaryosu bir korku değil, bilimsel bir gerçektir.”
Bülent Özmen ise Marmara için başka bir kavram kullanıyor: “Sismik boşluk.” Yani uzun süredir kırılmamış, ama kırılmayı bekleyen faylar. Ve şu uyarıyı yapıyor: 7’den büyük bir deprem İstanbul’u çok ciddi şekilde etkileyecek.”
Bütün bu uyarılar aynı şeyi söylüyor: Deprem gelmedi. Deprem geliyor. Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele şu: Biz ne yaptık? 1999’dan sonra… 2023’ten sonra… Gerçekten ders çıkardık mı?

Hayır. Yeterince değil.
İmar afları devam etti. Denetimsiz yapılaşma sürdü. Kentsel dönüşüm, bilimsel değil, parçalı ilerledi. Şehir büyüdü. Risk büyüdü. Ama hazırlık aynı hızla büyümedi.
Bugün İstanbul’da: 1 milyondan fazla bina var. Büyük bölümü riskli. Sokaklar dar, müdahale zor ve en kritik gerçek: Deprem anı değil, ilk saatler belirleyici olacak.
1999’da gördük. 2023’te tekrar yaşadık. Ama hâlâ aynı yerdeyiz.
Bilim konuşuyor. Veriler ortada. Raporlar yazılıyor. Ama hayat başka bir şeyle meşgul. Bu artık bir uyarı değil. Bir gerçek. Deprem olacak. Bu şehir sarsılacak. Bu fay kırılacak.
Soru şu değil: Olacak mı?
Soru şu: Hazır mıyız?
Ve eğer yine hazır değilsek… Bunun adı felaket olmayacak. İhmal olacak. Ve bu kez… Kimse “bilmiyorduk” diyemeyecek. Gerçek biliniyor.
Soru şu: Görmezden gelmeye ne kadar daha devam edeceğiz?
İstanbul bekliyor; sessizce. Ama bu sessizlik huzurun değil; yaklaşanı bilen bir şehrin suskunluğu. Eğer hızlıca önlemler alınmazsa, aynı gecikme, aynı kararsızlık, aynı koordinasyonsuzluk tekrar ederse, bu kez yıkılan sadece binalar ya da bir şehir olmaz. Bir ülkenin hafızası, bir ülkenin geleceği de enkaz altında kalır.

Bu yazı geçmişi anlatmak, kimseyi övmek için değil: geçmiş unutulmasın; geleceğe ders çıkarılsın diye yazılıyor.
Çünkü: 1999’u unutursak…2023’ü görmezden gelirsek… İstanbul’da olacak olan şey kader değil, bilinçli bir ihmal olacaktır.
Gölcük’te enkaz altından çıkan her insan, zamanında uzanan bir elin sonucudur. Kahramanmaraş-Hatay’da enkaz altında kalan her insan ise…çoğu zaman geciken bir kararın.
Ve bir gün, İstanbul’da bu sorunun sorulmaması gerekir:
“İlk 72 saat neredeydiniz?”


