Bugün Gürsel Tekin’in kayyımlık rolünde, Barış Yarkadaş’ın ikbal için “gazeteci kisvesi”yle yürüttüğü karalama kampanyalarında, Berhan Şimşek’in bir zamanlar yükselttiği değerleri inkâr edişinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise kendi yarattığı enkazın altında hâlâ “liderlik” iddiasını – Yargı, Siyaset ve Medya Üçgeni desteği ile – sürdürmesinde bu dinamikleri görmek mümkündür.
Özel Analiz Dosyası (Bölüm 5): Emperyalizmin Kayyımları
CHP İstanbul İl Başkanlığı ve Genel Merkezi üzerinden yürüyen kayyım tartışmaları, parti içi bir hukuk meselesinin ötesine geçti. Yargı kararları, siyasi aktörler ve medya desteğiyle ilerleyen süreç, muhalefeti etkisizleştirmeyi hedefleyen daha geniş bir planın parçası olarak tartışılıyor.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yaşanan fiilî kayyım pratiği, yalnızca parti içi bir hukuk tartışması olarak ele alınamaz. Sürecin işleyişi, kullanılan araçlar ve eşlik eden medya dili, muhalefeti siyaset dışına itmeye dönük daha kapsamlı bir planı işaret ediyor. Tartışmanın merkezinde ise yalnızca CHP değil, seçim kazanma potansiyeli taşıyan Ekrem İmamoğlu’nun neden hedef alındığı sorusu bulunuyor.
“Dönekler en fanatik düşmanlara dönüşürler! Çünkü eski inançlarını da kendi içlerinde bastırmak zorundadırlar.” — Karl Marx
Dönekliğin Dinamiği: Aşağılanmışlıktan Biata
Son zamanlarda siyasi hayatımızda dönekliğin bireysel bir psikoloji olmaktan çıkıp, sistemli şekilde dayatılan bir yöntem haline geldiğini görmek zor değil. AKP iktidarı, kaybettiği yerel yönetimleri sandık dışı yollardan ele geçirebilmek için uygulamaya soktuğu ve başarılı da olduğu ortaya çıkan yöntemlerden biri, döneklik. Dönek, aslında kendi aşağılanmışlığını dışa vurarak eski grubunu değersizleştirmeye çalışır. ( Topuklayan efe Özlem Çerçioğlu, Lütfü Savaş vb. gibi…) Terk ettiği, ayrıldığı yapının yok olmasını diler. Çünkü ancak o zaman dönekliğin utancı silinecek, arlanma ve yüzleşme ihtimali ortadan kalkacaktır.
Bu yüzden dönek, eski yol arkadaşlarına karşı acımasızdır. Kabul görmediği yerde acımasızlığı bir güç sanır. Ama aslında özgürlüğünü kaybetmiş, yeni gruba mahkûm olmuş, lidere biat eden bir figüre dönüşmüştür. Dönekliğin özü de budur: radikal bir kopuş gibi görünür, fakat aslında radikal bir bağımlılıktır.
Bugün Gürsel Tekin’in kayyımlık rolünde, Barış Yarkadaş’ın ikbal için “gazeteci kisvesi”yle yürüttüğü karalama kampanyalarında, Berhan Şimşek’in bir zamanlar yükselttiği değerleri inkâr edişinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise kendi yarattığı enkazın altında hâlâ “liderlik” iddiası sürdürmesinde bu dinamikleri görmek mümkündür.
Hepsi, “ben dönmedim” diyerek kendilerini aklamaya, kurgusal biyografiler yaratmaya çalışırlar. Ama toplum bilir: döneklik bir kahramanlık değil, ahlaki bir zaaf, bir yurtsuzluk ve derin bir güvensizliktir. Döneklerin sonu ise aynıdır: kısa süreli sansasyonların ardından yalnızlık ve tiksinti.
CHP’nin raydan çıktığı an, kurultaydaki tartışmalar değil; sandıkla çözülecek- yeterli delege imzası ile olağanüstü yeni bir kongre toplayarak- parti içi bir meseleyi hukuka aykırı olarak eski yönetim tarafından mahkeme koridorlarına taşımak oldu. Siyasetin dili yerine kayyım mantığının dili konuşmaya başladığı gün, tartışma meşru zeminden koptu. Bu zihniyet, yıllardır AKP’nin yerel yönetimler ve muhalif yapılar üzerinde uyguladığı siyasetin aynadaki yansımasıydı: Sandığı beğenmedin mi? Operasyonu yap. Hakimi çağır. Tüzüğü, örgütü, PM’yi, MYK’yı, belediye meclisini bir kalemde sil; “geçici heyet”, “tedbir”, “iptal” diyerek siyaset dışı bir vesayet inşa et. Vali ya da Kaymakamını kayyım olarak ata.
Gürsel Tekin: “Ortada ceset var, koksun mu?”
Gürsel Tekin: “Ortada bir ceset var, koksun mu” diyerek partiyi teşhir politikasına zorladı. Üstelik bunu iktidarın kanallarında yaptı. “Yolsuzlukla mücadele” değil, algı mühendisliğine malzeme taşıdı. Bence, Gürsel Tekin çizgisinin farkı şuydu: Siyasal çözüm yerine yargısal ve medyatik infazı önceledi. Bu, AKP’nin HDP ve muhalif belediyelerde uyguladığı kayyım zihniyetinin aynasıydı: “Sandık beğenmediysen, hakimi çağır.!”

AKP’nin bu planını kolaylaştırıcı görünür dört figür vardı: Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Berhan Şimşek ve Barış Yarkadaş. Son üçü iktidarın ekranlarında saatlerce günlerce konuştu, “şaibe–rüşvet–çete” kelimelerini döndürüp durdular; fakat delil yerine imâ, hukuk yerine manşetler dolaşıma sokuldu. Dördüncüsü ise: “Armut piş, ağzıma düş!” anlayışıyla sotaya yatarak ve ölü taklidi yaparak bekledi, bekledi…
AKP yargısının hukuka aykırı kararlar almasına hiç ses çıkarmayarak; hala beklemeye devam ediyor! Kurt ile Tilki’nin işbirliği bakalım kuzu için nasıl sonuçlanacak. AKP boş durmayıp; tırnaklarını törpülüyor; dişlerini sivriltiyor. Yargısının vereceği bir mahkeme kararıyla ağına düşecek kuzuyu bekliyor. Kılıçdaroğlu da tilki misali… Bakalım bu işin sonunda tilkiye ne pay düşecek! Gerçi yaşanan gerçekler, Kurdun Tilkiye avının bağırsakları ve tırnakları dışında bir şey bırakmadığı yönünde ama yine de bekleyip görmek lazım.
Okuduğum bir kitapta: “Mahkeme bir iktidar organıdır; liberaller bunu bazen unutuyorlar, ama bir solcunun bunu unutması suçtur.” deniyordu,
“Kardeşim Ekrem”den-“Kardeşim İkram”a…
Berhan Şimşek, CHP holdingi sahibi dediği İmamoğlu’nu cezaevinde ziyaret edip; “seni CHP Genel Başkanı yapalım. Daha dokunulmaz olursun; ama Özgür Özel’den vazgeç” teklifinde bulundu. Ve “Yanında biz olalım” dedi.

İmamoğlu kurulan tuzağı gördü. “Özgür Özel’i tartışmayalım” dedi. Bunun üzerine daha da saldırganlaştılar. CHP’yi ticari bir yapıya dönüştürdüğü iddiasıyla– CHP Holdingi- suçlaması yönelttiler; söylenmedik laf, ima etmedikler şey bırakmadılar.
Üstelik akıllara Erdoğan’ın “Kardeşim Esad-Esed” söylemini hatırlatırcasına Şimşek: ” Önceki dönemlerde Ekrem İmamoğlu ve ailesiyle birlikte, ailecek hep birlikte tatillere giderdik!” diye CHP’nin Baykal liderliğinde “milli takım kuruyoruz” açılımından günümüze bakiye kalan Ekrem İmamoğlu ile samimi olduklarını da ağzından kaçırdı. Zamanında, bu milli takımı kurmak için; yani İmamoğlu ve arkadaşlarını CHP’ye almak için kendilerini parçalayanlar arasında Gürsel Tekin, Berhan Şimşek, Mehmet Sevigen‘de vardı. Ancak anlaşılıyordu ki; artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ve artık Kardeşim Ekrem’den- Kardeşim İkram’a (AKP’ye ve onun yargısına yem edilmesine ) doğru adım atılabilirdi. Zaten Kılıçdaroğlu’da “evladım” dediği İmamoğlu’nu -Osmanlı padişahlarını hatırlatır biçimde-, Silivri zindanınındaki beton duvarların arasına gömmeye çoktan karar vermişti. Nitekim bu adımı hep birlikte, AKP medyasını da yanlarına alarak attılar.
“Zum Çetesi” retoriği: Siyasetin yerine söylence
İmamoğlu, Özel ve arkadaşlarının yaptığı ve CHP’de değişimin zaruri olduğunu savundukları “Zoom” toplantılarından “çete” çıkaran dil, kanıt yerine anıtsal benzetme üretti. Bu yaklaşım iki işe yaradı: Değişimi gayrimeşru göstermek, her seçilmişi “gölge odaklara bağlı” olduğunu ilan etmek.
Oysa siyasette meşruiyetin kaynağı delege oyudur. Kurultayda yarışılır, kaybeden ertesi gün “birlik” siyasetine döner. Kaybettiği günün akşamı yargıya koşup “sonucu iptal” ettirmeye çalışmak, “sandık”ı kendi elinle değersizleştirmektir.

Dönenin Fanatizmi
Marx’ın o cümlesi bu tabloya cuk oturuyor: “Dönekler en fanatik düşmanlara dönüşürler. Çünkü eski inançlarını da kendi içlerinde bastırmak zorundadırlar.”
Çeşmenin başını tuttukları için dün; “örgüt, sandık, tüzük” diye diye siyaset yapanlar; ve her yere kendileri ve istediklerini seçtirenler, çeşmenin başından uzaklaştırılınca bugün yargı–icra–kayyım üçgenine sarılıyorsa, bu sadece bir taktik değil, içsel inkârın dışavurumudur. Fanatikliğin ve saldırganlığın şiddeti buradan geliyor. En son Tekin’in “beni belediye başkanı yapın” isteği de reddedilince yaşanan mutlak kayıptan. Onun için ne pahasına olursa olsun; kiminle işbirliği gerekiyorsa, onunla iş tutarak kısmi kazanımlarla da olsa tutunmaya ve ardından eski günlerine dönebilme umudu ile CHP’ye çökmeye çalışıyorlar.

Berhan Şimşek’in diline bakın: “CHP Holdinginin sahibi Silivri’de”, “Postacı güvercini”, “Tablalı don giyiyordu ben duvara yazı yazarken“, “Ben hayatımı bıraktım”,” 86 kilodan 65 kiloya düştüm.”, “Bunlar her şeylerini, siyasi kariyerlerini Kılıçdaroğlu’na borçlular.” Bunlar argüman değil, aşağılama retoriği. ” Akıl hocaları Önder Sav.”; “Önder Sav’ın öğrencisiyim, ben iyi bilirim” deyip aynı nefeste örgüt kararlarını mahkemeye yıkan Şimşek; “kıdem romantizmi” ile kurumsal inkârı aynı cümlede buluşturuyor.
“Akıl hocaları Önder Sav! Sav’ın öğrencisiyim, ben iyi bilirim”
Eğer siyaset kıdemle ölçülecekse, peki “Kılıçdaroğlu kime borçlu 13 sene oturduğu makamı?” Onu oraya Önder Sav’lar getirmedi mi? Her şeyini onlara borçlu değil mi Kılıçdaroğlu?

Önder Sav neden sizin yanınızda durmuyor? Murat Karayalçın, Hikmet Çetin rahmetli Altan Öymen, Önder Sav AKP yargısının kayyımlarını neden savunmuyor? Neden acaba “Artiz” Berhan Şimşek. Gerçekten partili, gerçekten CHP’li oldukları için olabilir mi?
Sizlerin, kurgulanan bu oyunda AKP’nin alenen kullandığı figüranlar olduklarınızı bildikleri için olabilir mi?
“Kıdem romantizmi” yapmadan AKP’nin oyununu görerek; sakince partilerini savundukları için olabilir mi? Bu soruları kime soracağız. Bu soruları nereye koyacağız? CHP’de meşruiyet kişilere değil, kuruma ve sandığa ve millet iradesine dayanır.
13 yıl boyunca AKP karşısında bütün seçimleri kaybeden, – dokunulmazlıkların kaldırılmasından, mühürsüz oyların sayılmasına ve Ekmelettin İhsanoğlu rezaletinden kendisinin cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmesine kadar – ve ülkenin uçurumun kenarına getirilmesinden siyaseten sorumlu biri, nasıl orada kalabilirim; o koltukta oturmaya devam edeceğim, diyebilir? CHP’de ve ülkede değişimi nesnellik zorlarken ; İmamoğlu, Özel ve arkadaşları doğru bir biçimde bu gerçeği saptamışken; parti delegeleri ile bütün partililer ve Türk halkı bu değişimi talep ederken; buna direnmek akıl işi midir. Hem de parti Özel- İmamoğlu-Yavaş liderliğinde yüzde 40 lara doğru seğirtirken…Kendi dışındaki bütün Sol’u, demokrasi güçlerini harekete geçirmeyi neredeyse başarmışken.

Barış Yarkadaş’ın durumu da: “körler sağırlar birbirlerini ağırlar”dan öte bir sözle açıklanamaz.
CHP emekli milletvekili maaşı al. Üzerine, yalnızca CHP dedikoduları “gazeteciliği” yap. Yani gazetecilik maaşını da CHP dedikoduları ve CHP suçlamaları üzerinden tahsil et. Sonra da CHP’ye çemkir. ( Gerçi o farkında kendisini Gürsel Tekin’in milletvekili yaptığını ve parti dedikodu haberlerinin kaynağının da o olduğunu…Yani kendisine iki maaşı da Tekin’in bağlattığının farkında, sadakatı tamamen “duygusal” yani…)
“Bülent Arınç Özel’i destekliyor” türü cümleler, günah keçisi transferinden ibaret. Kendisinin nereden konuştuğuna ve kimlerin kendisini alkışladığına bakmadan: “Sevmediğin bir iktidar figürünü sevmediğin CHP’linin yanına ittir”; meşruiyetini düşür. Peki halk ne diyor? CHP tabanının bugün- yüzde 80’i- Özgür Özel’i -yüzde 12.5’i – Kılıçdaroğlunu destekliyor; mesele bu kadar yalın. Dışarıdan birinin bir AKP’linin ya da güdümünde olan yargının “kimden hoşlandığı” meşruiyet ölçüsü olsaydı, Türkiye çoktan varolan demokratik standartlarını da kaybetmiş olurdu. Belki, kayyım heyeti olarak biraz daha çaba harcarsanız bunu da başaracaksınız; ama şimdilik hala ölçü, tabanın, halkın rızasıdır.
Kayyım Dili, Kayyım Mantığı
“Şaibe vardı, rüşvet vardı” deniyorsa ki bunlar da olabilir; iddianame, mahkeme kararı ve delil zinciri ile konuşulur. Yoksa bu, iktidar medyasına bedava malzeme taşımaktan başka işe yaramaz. Bugün CHP’yi yıpratmak isteyen her odak için ideal senaryo şudur: “Parti, kendi içini kendi eliyle kriminalize etsin; biz de manşet yapalım. İktidarın kayyım siyasetine benzemek muhalefet falan değildir; muhalefetin otoimmün hastalığıdır.
Şunu net söylemek gerekir: CHP’nin kurumsal hafızası parti içi anlaşmazlıkları parti içinde çözer. PM, MYK, tüzük; itiraz ve hesap buradan yürür. Seçim sandığını beğenmediğinde mahkemeye koşup “iptal” kovalamak, sandığı değersizleştirir. Aynı yöntem yıllardır HDP’li belediyelerin iradesini gasp etmek için kullanıldı; şimdi o zihniyetin parti içine ithali, vahim bir normalleşmedir. Siyaset dışı aparatlara sığınmak, “ben siyaseten ikna edemiyorum” itirafıdır.
Delil Yerine İmâ, Hukuk Yerine Manşet
Berhan Şimşek’in “kutular, katlar, dekontlar” diye kurduğu cümleler, Barış Yarkadaş’ın “şu isim destekliyor, bu kişi şöyle dedi” söylemi… Hepsi kanıtın yerine söylence koyuyor. Oysa bu memlekette herkes bilir: Rüşvet iddiası iki yolda yürür — ya ispatlanır ya çöker. Üçüncü bir yol yoktur. Üçüncü yol icat etmeye kalktığınızda, yaptığınız şey siyasi köpük üretmektir. Köpük yükselir, ekranı doldurur, gün biter; geriye sadece kurumsal yıpranma kalır.

Eski Muhafızların Yeni Dil Sorunu
“Bunlar mevkilerini Kılıçdaroğlu’na borçlu” cümlesi, siyaseti sadakat zincirine indirger. CHP’yi 100 yıl taşıyan şey sadakat değil, kurumsal akıldır. Eğer birileri bugün kalkıp “ben duvara yazı yazarken o tablalı don giyiyordu” diyorsa, biz: Kıdem şeceresini çıkarmıyoruz, meşruiyet pusulasını açıyoruz. O pusula, örgüt–sandık–tüzük diyor. Halk diyor. Gerisi, Berhan Şimşek’in egosunun yankısı.
Özgür Özel’in Rasyonalitesi
Özgür Özel’in tavrı anlaşılır: Parti içi bir meseleyi sandıkla ve disiplinle çözüyor; suç iddiası varsa “belgeyi getir, hukuka ver” diyor. Bu, “sessizlik” değil, kurumsal olgunluk. Partiyi “ekran–mahkeme–kayyım” üçgeninden çekip “örgüt–sandık–hukuk” üçgenine geri taşıyor. CHP’nin ihtiyacı olan da budur: Kavganın sesi değil, kurumun aklı. Ve halkın politik desteğinin sağlanması…
Fanatizme Değil Delile, Kayyıma Değil Sandığa
Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Berhan Şimşek ve Barış Yarkadaş’ın bugün sergilediği siyasal davranış, Marx’ın alıntısını bir psikoloji aynasına çeviriyor: Dün savunulan ilke bastırıldıkça, bugün fanatikçe inkâr ediliyor. Dün “örgüt” denilen yerde bugün “icra memuru”, dün “kurultay” denilen yerde bugün “iptal dilekçesi”, dün “siyaset” denilen yerde bugün “ekran infazı” var. Bu, siyasal bir görüş ayrılığı değil; ilkesel bir savrulmadır.
CHP’nin raydan çıkışı tartışmasını kapatmanın tek yolu şudur: Kayyım dilini reddetmek, Delilsiz teşhiri bitirmek, Sandığa, örgüte, hukuka geri dönmek. Partiyi AKP ve onun aparatlarına karşı koşulsuz savunmak!
Ve evet, bir not daha: Fanatizmle değil, delille konuşanlar kazanır. Kayyımın gölgesi değil, sandığın ışığı yol gösterir. Marx’ı alıntılayıp bitireyim: “Dönekler en fanatik düşmanlara dönüşürler.”
CHP’nin yapması gereken, bu fanatizme kurumsal akılla set çekmek; siyaseti yeniden siyasetle, meşruiyeti yeniden sandıkla kurmaktır.
CHP’nin görevi zaten şimdilerde yapmakta olduğu, kendisi dışındaki demokratları da demokrasi ve laik cumhuriyet mücadelenin içine dahil etmek; ve hep birlikte bu mücadeleyi sürdürerek yeniden kurtuluşu ve kuruluşu gerçekleştirmektir.
*****
*Şahap Eraslan’ın Artı Gerçek’te, “Döneklik ve Dönekliğin Dinamikleri” başlıklı, 30/Nisan/2023 tarihinde yayınlanan mükemmel yazısından faydalanılarak “Dönekliğin Dinamiği: Aşağılanmışlıktan Biata“başlıklı metnin giriş bölümü yazılmıştır. Bugünü ve kayyımlarımızın ruh hallerini anlayabilmek için mutlaka okunması gereken yazılardan biridir Şahap Eraslan’ın yazısı…


