Ankara’dan, Bursa’dan, İzmir’den, Üsküdar’dan, Tuzla’dan, o felaketin başkentine sadece bir işin ucundan tutabilmek, sadece bir çocuğu gülümsetebilmek için kalkıp gelen gencecik kızların, delikanlıların alın terindeydi umut. Ve tuttukları her elden dalga dalga yayıldı.
Ben gördüm! Oradaydım! 1999 yılının Ağustos ayıydı. Ölüm her şeyi esir almıştı; yalnızca, umuda ve insanlığa ilişemedi.
Siz ölümü hiç gördünüz mü?

Ben gördüm. 1999 yılı Ağustos ayıydı. Değirmendere’de, Gölcük’te bembeyaz kol geziyordu ölüm. Mezarlıkların üzerine atılan kireçlerle ölümün nasıl beyaz bir maskeye büründüğünü gördüm. Ölümün sadece canını aldığı bedeni değil, kalanların ruhunu da nasıl öldürdüğünü gördüm.
Siz hiç zamanın durduğunu gördünüz mü?
Geçmemek için ayak sürer, direnir. Bir gün bir ay gibi, bir hafta bir yıl gibidir. Ben gördüm. Gölcük’te, Değirmendere’de zaman da sanki enkaz altında kalmıştı. Kurtarılmayı bekliyor ve öylece duruyordu. 17 Ağustos’ta durmuştu sanki ve tüm mezar taşları birbirinin aynıydı. 17/08/1999
Siz hiç hayatta olduğu için suçluluk duyanları gördünüz mü?
Ben orada, bir annenin çığlığında gördüm. Her gün neredeyse gün doğumuyla aynı enkazın başına gelip, çığlık çığlığa hep aynı sözleri tekrarlıyordu: “Ölüm, oğlumu aldın, beni bıraktın.” Hikayesini etraftakilerden dinledim. Ana-oğul ikisi de enkaz altında kalmışlar. “Beni kurtar anne” diyormuş oğlu. 10 yaşındaymış henüz. İki gün kalmışlar taş yığınlarının altında. İkinci günün akşamı ekip ulaşmış. Ses vermişler. Kurtarma çalışmaları başlamış. Önce oğlumu alın diyormuş anne. Ama önce anne çıkarılmış. Oğluna ulaşıldığında ise cansız bedenini çıkarabilmişler ancak.
Siz hiç çaresizliği gördünüz mü?

Ben kızıyla birlikte duvarın dibine oturmuş bir annede gördüm. Depremin ikinci haftasıydı. Değirmendere’de çocuklara ayakkabı dağıtıyorduk. Arkadaşlarımızın önünde uzun kuyruklar oluşmuştu. İşte o anda takıldı gözüm o anneye. Gözleri yaşlıydı. Öylece bakıyordu. Yanına gidip oturdum. Neden sıraya girmediğini sordum. “Ben” dedi, “bu güne dek kimseden bir şey istemedim. Çok ayıbıma gidiyor. Üç katlı evimiz vardı bizim. Arabamız vardı. Kocamın işleri iyiydi. Şimdi bir tek üstümüzdekiler kaldı. Buna da şükür. Şükür ama biz şimdi ne yapacağız?” Usulca yanımda getirdiğim ayakkabıyı kızına giydirdim. Verecek cevabım yoktu. İşte o anda gördüm çaresizliği. Anneyle kızın ortasında öylece oturuyordu.
Siz hiç insanların ölüm karşısında nasıl eşitlendiğini gördünüz mü?
Ben gördüm. Zenginin yoksulun, güzelin çirkinin, kadının erkeğin, Doğulunun Batılının ölüm karşısında nasıl aynı olduğunu, ne paranın ne başka bir şeyin ölümü atlatmaya yetmediğini gördüm. Yüzyıllar boyunca verilen eşitlik mücadelesinin aslında doğa karşısında nasıl kazanıldığını gördüm ve acı içinde hep aynı cümle tekrarlandı beynimde: “Bunu anlamak için, insanların eşit olduğunu bilmek için, güçsüzleri ezmemek, anlamsız hırslara teslim olmamak için bu felaketleri yaşamak şart mı?”
Siz hiç umudu gördünüz mü?


Ölüme, çaresizliğe, acıya rağmen direnen, sönmeyen umudu; ben gördüm. 1999 yılı, Ağustos ayıydı. Değirmendere’de, Gölcük’te gördüm. Ankara’dan, Bursa’dan, İzmir’den, Üsküdar’dan, Tuzla’dan kalkıp, o felaketin başkentine sadece bir işin ucundan tutabilmek, sadece bir çocuğu gülümsetebilmek için bile olsa kalkıp gelen gencecik kızların, delikanlıların alın terindeydi umut. Canla başla çalışan Mehmetçiğin azmindeydi. Bir askerin bize dönüp, “Helal olsun çocuklar size”, “Bu insanların yüzünü güldürdünüz” dediğinde, yüreğimize yayılan ışıktaydı. Arabasının bagajına sığdırabildiği kadar ekmeği, suyu, battaniyeyi atıp hiç düşünmeden yollara çıkanların insanlığındaydı. Geldiler. Bir işin ucundan tuttular; evet. Bir yaralı yüreğe merhem oldular; evet. Ve, tuttukları her elden dalga dalga yayıldı umut.
Ben gördüm. Oradaydım. 1999 yılının Ağustos ayıydı. “Ölüm her şeyi esir almıştı; yalnızca, umuda ve insanlığa ilişemedi.”
***** Bu yazıyı 1999’da Gölcük depremi sonrası eşim Hülya Özen ile birlikte yazmıştık. Oradaki yardıma, dayanışmaya gönüllü katılmıştık. Uzun süre bölgede ÇYDD’nin bölge sorumlusu olarak rehabilitasyon merkezleri kurduk. Gölcük’te, Değirmendere’de ve Gözlementepe’de bulunduk. 2 yıl bölge ile ilgilendik. Bu metin, 1999 Depremi’nin 26. yıldönümünde, o günleri ve o dayanışma ruhunu unutmamak adına tekrar yayımlanmaktadır. Fotoğraflar (Halil Özen arşivi): Gözlementepe Carrefour Çadırı, Değirmendere Mezarlığı, Değirmendere Sahili, Değirmendere Cengiz Topel İ.Ö.Okulu. Dördüncü resimde bölgeye 24 Ağustos 1999’da ulaşan ilk gönüllü ekibimizin bir bölümü: Mehmet Ali Öztürk (Coğrafya Öğretmeni) , Hülya Özen (Yayıncı), Sayme Koşar (Tarih Öğretmeni), Yakup Akbaş ( Öğrenci), Halil özen (ÇYDD Tuzla Şube Başkanı), Süleyman Dinç ( Beden Eğitimi Öğretmen), Cem Sürücü (Yönetmen), Meltem Kocaman (Öğrenci), Pelin Karakurt ( Edebiyat Öğretmeni), Uğur Özkutlu (Beyin Cerrahı, Doktor), Aslı Attar (Öğrenci). Ve o an, o resimde bulunamayan Birkan Tunç ( İTÜ öğrencisi), Ayten Oral (Emekli Öğretmen), Serap Aydın (Emekli Öğretmen), Deniz Gürer ( Eskişehir -Bilecik Veterinerler Odası Başkanı), * Bu dosya, deprem gerçeğini ve dayanışmanın tarihini gelecek kuşaklara aktarmak için derlenmiştir.📂 Deprem Dosyası: Tanıklıklar ve Dayanışma


