Keşke Kadir Özkaya Türkiye’de Anayasa Mahkemesi Başkanı olsaydı. O zaman AYM kararları uygulanır, Can Atalay Meclis’te, Tayfun Kahraman evinde olurdu.

Keşke Ömer Kerkez Türkiye’de Yargıtay Başkanı olsaydı, o zaman, misal, hiçbir delil içermeyen, kes-yapıştır yöntemiyle onanan Gezi davası kararı onanmaz, bozulur; Osman Kavala Silivri’de, Mine Özerden ve ben burada olmazdık. Keşke Feti Yıldız Türkiye’de iktidar ittifakının ortağı partinin başkan yardımcısı, Devlet Bahçeli de genel başkanı olsaydı da adını bildiğimiz bilmediğimiz binlerce tutuklu ve hükümlü Hazreti Ömer adaletinden faydalansaydı, hukuk maşeri vicdana kalmasaydı, bugün işleseydi.
Çiğdem Mater / T24
Memlekette sürekli hukuktan, mahkemelerden, hapishanelerden, operasyonlardan söz edilmesinden size de gına geldi mi? Valla bana geldi. Yargı paketlerinden de yıldım, uyulmayan kararlardan da, bitmek bilmeyen magazin soslu operasyonlardan da. Çok kötü yazılmış ve sezonlardır devam eden, feci bir günlük dizinin yardımcı oyuncularıyız gibi hissediyorum. Ne yazık ki piyasanın kuralı: Her çok kötü dizinin mutlaka alıcısı vardır.
Gündemin merkezi emniyet, jandarma, adliye, hapishaneler, adli tıp olunca, hukuk üzerine konuşanların sayısı da haliyle her geçen gün artıyor. Bir taraftan binlerce sayfalık iddianameler, yüzlerce sayfalık gizli tanık ifadeleri… Her açılan davada savcılık makamları sayfa sayılarında el yükseltiyor. Sanki uzun olursa inandırıcılık artarmış gibi.
İçinden geçtiğimiz şu tuhaf zamanlar saçma ama sanırım yurdum insanının hukuk okuryazarlığının tavan yaptığı zamanlar. Yani herhalde normal bir ülkede insanlar ellerinde küçük kırmızı anayasa kitapçıklarıyla gezmez. Gündelik sohbetlerde kanun maddelerine, madde numaralarıyla atıf yapmaz. Hukukçu değilsen neden ezbere yasa maddesi bilesin ki?
Tamam, güzel. Ülkem her konuda uzman yurttaş istiyor. Yangın söndürme uçağını da bilelim; kapasitesiyle, modeliyle. Böcek basan evimize yapılacak ilaçlamanın kimyasal içeriğine de hakim olalım. Tatile gideceğimiz otelin yangın sistemini de, bineceğimiz trenin elektrik aksamını da öğrenelim, şehrin barajlarında kaç günlük su kaldığını da biz takip edelim. Gün geçmiyor ki uzmanlaşmamız gereken yeni bir alan olmasın. Yaşam boyu izcilik eğitimi gibi; sürekli hayatta kalma bilgileri, ama yani, vahşi doğada değiliz.

Hal böyle olunca hukuku da tabii ki bilmemiz şart. Hayatta kalmayı başarırsak, bir de hapse düşmemeyi başarmamız gerekiyor. İki aşamalı bir oyun; (-ki ben ikinci aşamaya geçemedim misal), hayatta kalmak ne kadar zorsa, hapse girmek de o kadar kolay, tecrübeyle sabit. Sizler mesela, azami 140 karakter harcayarak kendinizi birkaç saat içinde cezaevinde bulabilirsiniz.
Son yargı paketinden önce resmî hapishane nüfusu 430 bin civarındaydı. 50 bin kadar insan tahliye oldu ama kuvvetle muhtemel 20 bin kadar insan da o arada tutuklanmıştır. Biz yine 400 bin dolaylarında diyelim. Geçen de bir haber vardı, hapishane nüfusu 30 küsur ilden fazlaymış. Misal, Bayburt’un nüfus nedeniyle artık vekil çıkartması imkansız ama hapishaneler öyle mi? Hoş, hapisten vekil çıksa da hapiste kalıyor, o ayrı. Yok, şaşırmıyoruz. Şöyle anlar olabiliyor hayatta: Hapishane koridorlarında, Malta’da bambaşka bir yerden tanıştığımız biriyle karşılaşabiliyorsunuz, mesela, İstiklal Caddesi gibi, ki bu Bakırköy’de bile oluyor, Silivri değil yani!

Haliyle herkes adaletten söz ediyor. Ne yapalım? İBB soruşturmasından tutuklanan Buğra Gökçe‘nin annesi Şeyma Gökçe, “Adalet komşumun adı” demiş. Benim için de uzunca yıllar, Çağlayan Adliyesi C kapısının karşısındaki çaycının adıydı: Adalet Çay Bahçesi. Gerçi artık orası da yok. Bir tek komşu Adalet Hanım kaldı anlaşılan.
Bizim için komşu ya da çay bahçesi olan “adaleti”, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya şöyle tanımlıyor: “Adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değil, hayatın her alanında, insanın varoluşunda, toplumun düzeninde ve devletin işleyişinde yön gösterici bir değer, ahlaki bir pusuladır.”
Yasemin Özcan’ın “Adalet Çay Bahçesi” işi

Değer, ahlak, adalet… Ne kadar büyük kelimeler. Hani tanımla deseniz, bir durup, düşünürüm. Kadir Özkaya bu tanımları, üzerine epey düşündüğü belli olan bir konuşmada dile getirmiş. 4 Kasım 2025’te, Malatya İnönü Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın bir yerinde kelimelerin boğazına takıldığını, ağlamaktan sözlerine devam edemediğini ve salondakilerin alkışlarıyla desteklendiğini televizyonlardan izlemişsinizdir belki. Ağlamaktan bitiremediği cümlesi şöyleydi: “Öyle bir yaşayalım ki vakti geldiğinde Hz. Allah bizi kimsenin hakkıyla…” Sonrasında şöyle devam etmiş Özkaya: “Hakimlik bir tarafı nur, bir tarafı nar olan bir meslek. Yani bir tarafı cennet, bir tarafı cehennem. Ben bu lafa geldiğimde korkuyorum. Evet, Cenab-ı Allah bizi kimsenin hakkıyla huzuruna seslemesin.”
Özkaya’nın vicdanî ve ahlaki bir yerden, hesap verebilirlik üzerine kurduğu cümlelerine ancak “amin” denebilir herhalde. Benzer cümleleri Özkaya’dan birkaç hafta önce, Diyarbakır’da Anayasa Mahkemesi ve Avrupa Konseyi işbirliği ile yapılan “AYM’ye Bireysel Başvuru” başlıklı bir toplantıda Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez yapmıştı. Kuvvetle muhtemel Kadir Özkaya da dinleyiciler arasındaydı. 20 Ekim’deki toplantıda Kerkez, “İhlalin sonuçlarının giderilmesi vatandaşımızın bir temel hakkıdır” demiş ve hakimlere şöyle seslenmiş: “Buradaki en önemli hususlardan biri de bana göre empatidir. Kendimizi hakkı ihlal edilen veya hakkının ihlal edildiğini iddia eden, söyleyen, bunun için sızlanan vatandaşımızın yerine koymayı bilmemiz lazım. Biz aynı durumla karşılaşırsak ne yapılmasını istiyorsak onu yapmamız lazım. Umarım ki Anayasa Mahkememiz, hak ihlali nedeniyle baktığı bireysel başvuru dosyalarında inşallah bir gün işsiz kalır.”
Kerkez’in temennisine katılmamak elde değil elbette. İnşallah! Kerkez, anayasal koruma altındaki şu temel ilkeyi anımsatmış: “AYM, bireysel başvuru sonucu bir ihlal kararı verdiği zaman –ki bunu çok yakından görüyoruz, hissediyoruz, mahkememiz bu konuda çok özverili çalışıyor, çok emek sarf ediyor, çok özen gösteriyor– tüm kurumların, tüm yargı organlarının, hepimizin buna uyması ve gereğini yerine getirmesi gerekir.” Kerkez, bir hukukçu. Haliyle, hukukla konuşuyor.
Yine bir hukukçu olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ise, 7 Aralık’ta X üzerinden yaptığı uzunca bir değerlendirmede, pek çok başka hukuki tespitin yanı sıra şunları söylemiş: “Ceza muhakemesi, yanlış delille doğru sonuca ulaşılmasını reddeder. Delilsiz ispat, maddi vakaya uygun olsa bile zan ve tahminden ibarettir. Adaleti sağlamak bir söylem değil, eylem meselesidir.”
Yıldız, Hazreti Ömer’in Basra’ya hakim olarak atadığı Ebu Musa el-Eş’ari’ye yazdığı mektuptaki uyarıyı da anımsatıyor: “Hazreti Ömer’e göre, uygulanmayan bir hakkı söylemenin, icra edilmeyen bir hükmü vermenin faydası yoktur.”
“Kent uzlaşısı” davasından 6 yıl 3 ay hapis cezası alan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer‘i, terör örgütü üyeliğinden suçlu bulan mahkeme heyetini eleştiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Bu karar evrensel hukuk kurallarıyla bağdaşmamaktadır” diyor. “Bu kararın mahşeri vicdanda hiçbir karşılığı ve makul gerekçesi yoktur.”
Aynı karara yönelik başka bir açıklama ise yine Feti Yıldız’dan geliyor: “Adalet dağıtımında görev alanlar, soyut hukuk kurallarını somut olaylara uyarlarken, kanunları doğru yorumlamak, isabetli uygulamakla yükümlüdür. Adalet yalnızca bir karar cümlesi değil, bir medeniyet iddiasıdır. Hüküm öfkeyle değil, hukukla kurulur. Gerekçesi toplumu ikna eder ve gerisi tarihin şahitliğine bırakılır.” Yıldız paylaşımına “meraklısına not” başlığını koymuş. Hukuka artık hepimiz meraklıyız, malum.
Ne yalan söyleyeyim, bütün bu açıklamaları dinledikçe, okudukça içim açılıyor. Ruhum ferahlıyor, rahatlıyorum. Ama şöyle bir kıskançlık da duymuyor değilim: Keşke Kadir Özkaya Türkiye’de Anayasa Mahkemesi Başkanı olsaydı. O zaman AYM kararları uygulanır, Can Atalay Meclis’te, Tayfun Kahraman evinde olurdu. Keşke Ömer Kerkez Türkiye’de Yargıtay Başkanı olsaydı, o zaman, misal, hiçbir delil içermeyen, kes-yapıştır yöntemiyle onanan Gezi davası kararı onanmaz, bozulur; Osman Kavala Silivri’de, Mine Özerden ve ben burada olmazdık. Keşke Feti Yıldız Türkiye’de iktidar ittifakının ortağı partinin başkan yardımcısı, Devlet Bahçeli de genel başkanı olsaydı da, adını bildiğimiz bilmediğimiz binlerce tutuklu ve hükümlü Hazreti Ömer adaletinden faydalansaydı, hukuk maşeri vicdana kalmasaydı, bugün işleseydi.
İşte o zaman adalet sadece komşunun adı ya da çay bahçesi olmazdı. Bu isimler, bu görevleri hangi ülkede icra ediyorlarsa, o ülkeler çok şanslı. Vallahi çok kıskanıyorum.
- Çiğdem Mater’in, 02 Şubat 2026 tarihli, T24’te çıkan yazısını tekrar yayınlıyoruz.


