PKK’lı bir grup, Süleymaniye’de düzenlenen törenle silahlarını yakarak imha etti. 30 kişilik grubun silahlarını bir kazanda toplayıp ateşe verdiği anlar törende duygusal anlara sahne oldu.
Siyaset bilimci Mesut Yeğen: “Önemli olan, bu defa silahlı isyanın bir daha geri dönmeyecek biçimde bitirilip bitirilmeyeceği. Türkiye’de geniş kesimler bu kez ‘son Kürt isyanı sona erdi‘ diyebilmeyi umut ediyor.”dedi.

Irak Kürdistan Bölgesi’ne bağlı Süleymaniye’nin Dukan ilçesi kırsalındaki Casene Mağarası bölgesinde bugün gerçekleştirilen törenle PKK yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadelesine resmen son verdi. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 15’i kadın, 15’i erkek 30 PKK mensubu silahlarını bırakarak ateşe attı; Kalaşnikof, Kanas, M-4 tüfekler ve RPG dâhil toplam 30 silah büyük bir kazanda yakılarak imha edildi. Törende okunan açıklamada, “Özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi demokratik siyaset ve hukuk zemininde yürütmek amacıyla silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” denilerek bu adımın tüm halklara barış getirmesini dilendiği vurgulandı.
Şimdi herkes bu sürecin başarılı olup olamayacağını merak ediyor. 2013 yılındaki çözüm süreci ile mukayese ediyor. O günün şartları ile bugün arasındaki benzerlik ve farklılıklar neler? Bunları değerlendirmeye çalıştık.
2013-2015 Çözüm Süreciyle Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme…
Türkiye’nin 2024-2025 döneminde yürüttüğü bu “Terörsüz Türkiye” barış süreci, yaklaşık on yıl önceki 2013-2015 Çözüm Süreci ile kaçınılmaz olarak mukayese ediliyor. İki süreç arasında hem benzerlikler hem de çarpıcı farklılıklar bulunuyor:
İktidar ve MHP’nin Tutumu: 2013’teki Çözüm Süreci, dönemin tek başına iktidarı AK Parti tarafından başlatılmış ancak MHP’nin sert muhalefetiyle karşılaşmıştı. Devlet Bahçeli o dönemde çözüm adımlarını “yıkım ve ihanet süreci” olarak nitelemiş, hükümeti teröristle müzakere yapmakla suçlamıştı. Örneğin 2013 yılında Bahçeli, Erdoğan hükümetinin Öcalan’la görüşmesini “ülkenin kuyusunu kazan ihanet süreci” sözleriyle eleştirmişti.

Oysa 2025’te Bahçeli bizzat bu sürecin çağrılarını başlatan, Öcalan’a rol veren isim olarak karşımıza çıktı. Yani MHP, tarihî bir U-dönüşü yaparak bu kez barış sürecinin ortağı oldu. Bahçeli şimdi süreci bir “milli birlik hamlesi” olarak tanımlayıp “Pozitif ve yüreklere su serpen gelişmeler bir milattır” diyerek alkışlıyor. Bu radikal değişim, 2025 sürecinin belki de en kritik farkı. Artık barış süreci iktidar ile muhalefet arasında kutuplaştırıcı bir konu olmaktan çıkmış, Cumhur İttifakı’nın ortak projesi haline gelmiştir. Bu durum, sürecin toplumsal meşruiyetini artıran bir etken olarak değerlendiriliyor.
Muhalefet (CHP) ve Diğer Partiler: 2013’te ana muhalefet CHP de sürece genel olarak destek verse de AKP hükümetini süreci şeffaf yürütmemekle eleştiriyordu. Dönemin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, barış umudunu olumlu karşılamış ancak “bu iş Meclis’te konuşulsun, kapalı kapılar ardında pazarlık olmasın” diyerek çekincelerini dile getirmişti.

2025’te CHP çizgi olarak yine temkinli destek politikasını sürdürüyor – sürecin nihai hedefi olan barışa destek veriyor ancak hükümete “demokratik denetim ve şeffaflık” telkininde bulunuyor. Örneğin CHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada, “Silahların susması tarihi bir fırsat. Bunu kalıcı barışa çevirmek için toplumsal mutabakatı ve hukuk devletini güçlendirecek adımlar atılmalıdır” denildi. Yani CHP, 2013’te olduğu gibi 2025’te de süreci desteklemekle birlikte iktidarın niyetine dair temkinini koruyor, süreci sahiplenirken koşullar öne sürüyor.
HDP/DEM Parti’nin Rolü: 2013-2015 çözüm sürecinde HDP (o dönem Barış ve Demokrasi Partisi – BDP ve HDP olarak) İmralı ile hükümet arasında arabuluculuk yapmış, heyetler halinde Öcalan’la görüşerek mesajlarını aktarmıştı. O süreçte HDP, Akil İnsanlar Heyeti vs. ile birlikte barışın sivil ayağını oluşturuyordu.

2025’te DEM Parti adıyla (HDP’nin devamı niteliğinde) Kürt siyasi hareketi yine sürecin merkezinde yer aldı. Ancak bu kez arabuluculuğun ötesinde bizzat parlamentoda ve kamuoyunda sürecin açık aktörü oldu. DEM Parti heyetleri İmralı’da Öcalan’la doğrudan görüşmeler yaptı, Bahçeli dahil tüm partilerle temas kurdu ve silah bırakma törenine katıldı. Bir anlamda 2025 süreci, HDP/DEM Parti’yi dışlamadan, bilakis dahil ederek yürütüldü. Bahçeli’nin DEM Parti ile tokalaşması ve “Türkiye partisi olun” çağrısı da bu açıdan sembolikti. 2013’te HDP de süreci güçlü desteklemiş olsa da o dönemde sert milliyetçi muhalefet nedeniyle kamuoyu nezdinde yalnız kalmışlardı. Şimdi ise DEM Parti’ye iktidar ortağı MHP’den bile övgü geliyor. Bu fark, sürece katılımın ve meşruiyetin daha geniş tabana yayıldığını gösteriyor.
Milliyetçi Muhalefet ve Kamuoyu: 2013-2015’te barış sürecine karşı çıkan odakların başında MHP geliyordu. Onların çizgisini şimdi İYİ Parti, Zafer Partisi gibi sonradan kurulmuş milliyetçi partiler devam ettiriyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de “Çözüm değil, teslimiyet”, “teröristle masaya oturulmaz” gibi söylemler bu kesimlerden geliyor. Örneğin 2013’teki çözüm sürecinde MHP mitingler düzenleyip süreci “ihanet” olarak afişe ederken, 2025’te bu rolü daha çok İYİ Parti üstleniyor. Ancak arada önemli farklar var: 2013’te bu söylem muhalefet cephesinin önemli bir bölümünce paylaşılırken (MHP ve bazı ulusalcı kesimler), 2025’te milliyetçi karşıt cephe daha marjinalize kaldı. Zira hem iktidar hem ana muhalefet süreci desteklediğinden, sert karşı çıkanlar toplumda daha yalnız bir pozisyonda. Bu durum toplumsal kutuplaşmayı azaltıcı bir etki yapıyor; 2013’teki süreçte yaşanan bayrak provokasyonları, linç girişimleri gibi istenmeyen hadiseler bu kez görülmedi. Şehit aileleri dernekleri gibi gruplar bile bu defa sessiz kaldı ya da destek açıklamaları yaptı (bazı şehit yakınları “Yeter ki artık başka ailelerin canı yanmasın” diyerek barışa şans tanınması gerektiğini belirtti).
Bununla birlikte, genel kamuoyunun ihtiyatı her iki dönemde de benzer şekilde hissediliyor. 2013’te de halk barış umuduna temkinli yaklaşmış, “ya yine bozarlarsa” endişesi taşımıştı. Nitekim 2015’te sürecin çöküşü bu endişeleri haklı çıkarmıştı. 2025’te yeniden başlayan süreçte de kamuoyunda “bu kez gerçekten bitti mi?” sorusu var. Ancak bu defa PKK’nın doğrudan silah imhası ve örgütü fesih kararı alması, 2013’te olmayan kadar güçlü bir adım olduğu için toplumdaki umudun daha yüksek olduğunu söylemek mümkün.

Silah Bırakmanın Niteliği: 2013 çözüm sürecinde PKK ateşkes ilan etmiş ve kademeli olarak Türkiye sınırları dışına çekileceğini duyurmuştu. Nevruz 2013’te Öcalan “silahlı mücadeleyi bırakma, sınır ötesine çekilme zamanı” diye mesaj göndermiş, bunu takiben kısmi geri çekilmeler olmuş ancak PKK elindeki silahları bırakmamıştı. Resmi bir silah teslimi veya imha töreni o zaman yapılmamıştı.
2025’te ise fark olarak, PKK bizzat silahları fiilen imha ederek çok daha ileri bir adım attı. Ayrıca Mayıs 2025’te kongre kararıyla PKK’nın örgütsel varlığını feshettiğini ilan etmesi de 2013’te olmayan bir gelişmeydi.

Kısacası 2013’teki süreç müzakere ve ateşkes süreci idi, 2025’teki ise müzakere+tasfiye ve silahsızlanma süreci. Bu nedenle 2025’te atılan adımların geri dönülmezliği daha yüksek görülüyor. Nitekim hükümet de bu yönüyle süreci “geri çevrilemez dönemeç” diye tanımladı. Ancak her iki süreçte de kritik olan sonraki aşamaların nasıl yönetileceği. 2015 Dolmabahçe mutabakatından sonra siyasi irade dağılmış, çatışmalar yeniden başlamıştı. Bu kez hem iktidar hem muhalefet, daha dikkatli yönetme konusunda kararlı görünüyor. Örneğin Bahçeli 2025’te provokasyon uyarıları yaparak, “Provokasyon peşinde olan çevreler genişleyen barış iklimi karşısında hayal kırıklığına uğrayacak” diyerek süreci bozmaya çalışanlara fırsat verilmeyeceğini söyledi.
Uluslararası Destek: 2013 sürecinde de ABD ve AB süreci övmüş, AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton “silah bırakma çağrısını memnuniyetle karşılıyoruz, bu önemli bir adımdır” diyerek AB’nin her türlü yardıma hazır olduğunu belirtmişti ABD de o dönemde arka planda Türk hükümetine destek veriyordu. 2025’te uluslararası destek benzer şekilde mevcut, ancak bölgesel konjonktür farklı. 2013’te Suriye’de iç savaş sürerken 2025’te Suriye’de bambaşka dinamikler (Esad rejiminin düşmesi, yeni geçiş süreci vb.) var ve PKK’nın silah bırakması bölgesel denklemde ABD-Türkiye işbirliğini kolaylaştıran bir unsur olarak görülüyor.
Yani uluslararası toplum 2025’teki sürece sadece Türkiye iç işi olarak değil, Ortadoğu’daki genel istikrar bağlamında da bakıyor. Bu, sürecin dış destek açısından daha da avantajlı olduğunu gösteriyor.
Özetle, 2013-2015 Çözüm Süreci büyük umutlarla başlayıp ne yazık ki akamete uğramış bir deneyim olarak hafızalarda. 2024-2025 Terörsüz Türkiye Süreci ise o deneyimden çıkarılan derslerle şekillendirilmeye çalışılan, daha kapsayıcı ve daha ileri adımlar içeren bir girişim.
Bir yanda Bahçeli’nin “ihanet”ten “milat”a evrilen söylemi, öte yanda PKK’nın ilk kez silahlarını tümüyle teslim etmesi fark yaratıyor. Ancak her iki dönemde de kilit mesele, atılan adımların kalıcı barışa dönüşebilmesi.
Sol Parti, Emek Partisi, TKP, Türkiye İşçi Partisi gibi bazı sol muhalefet partileri de PKK’nın silah bırakmasını olumlu bulmakla birlikte sürecin AKP-MHP iktidarı eliyle yürütülmesine eleştirel yaklaştıklarını açıkladılar. Bu partiler, barış hamlesinin seçim hesaplarına kurban edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, esas kalıcı çözümün iktidar değişikliği sonrası demokratikleşme hamleleriyle geleceğini savunuyorlar. Bu partilerin kaygısı; Erdoğan’ın bu saatten sonra ‘demokrat’ olamayacağı; ülkeye demokrasi getiremeyeceği biçiminde. Bu süreci, kendisinin iktidarı için gerekli olan Anayasal değişiklikleri yapmak için kullanabileceği yönünde.
Siyaset bilimci Mesut Yeğen’in deyimiyle, “Önemli olan, bu defa silahlı isyanın bir daha geri dönmeyecek biçimde bitirilip bitirilmeyeceği”. Bunun yanıtını ise önümüzdeki dönemde yürütülecek siyasi müzakere ve reformlar verecek. Türkiye’de geniş kesimler bu kez “son Kürt isyanı sona erdi” diyebilmeyi umut ediyor. Bu umut, iktidarın, muhalefetin ve toplumun ortak çabasıyla gerçeğe dönüşürse, 2025 yılı Türkiye tarihine barışın tesis edildiği yıl olarak geçecek.
Aksi halde, geçmişteki acı tecrübelerin tekrarı yeni hayal kırıklıkları yaratabilir. Şimdilik görünen o ki, Türkiye, ABD ve AB dahil uluslararası toplumun desteğini arkasına alarak 2013’te yarım kalan barış hikâyesini bu defa başarıyla tamamlamak niyetinde. İnsanlar “Maşeri vicdan memnun” sözleriyle tarif edilen bu tarihi fırsat penceresinin barış, demokrasi ve kardeşlikle perçinlenmesini yürekten diliyor.

